Kategoriler
araştırma gezi

SAKLI VADİ KEMALİYE (EĞİN)

“Eğin’in altından akan Fırad’dır
Ağamın bindügi tallü gıratdur
Sılaya gelmesi haylü muratdur…”

Dağların arasından Kemaliye (Eğin)’ye vardığınızda bir vaha çıkar karşınıza.  Bir yanda Fırat’a yansıyan boz dağlar, diğer yanda yeşillikler içerisinde ahşap evler. Kentin içine girdikçe insanların sıcaklığı, yerel kültürünü sahiplenmesi de çarpıyor gözünüze. Çok uzun zamandır yaşadıkları yeri bu kadar seven bir topluma rastlamamıştım diyebilirim. Kemaliye 1938’de Erzincan’a bağlanmış. Tarihi M.Ö. 2000 lere dayanan Erzincan ve çevresi, Hititler ve Urartular’dan kalan önemli kültürel miraslara ev sahipliği yapıyor. Çok güzel, doğa sporlarına uygun ve dünya sıralamasında bir kanyona ev sahipliği yaptığını da belirtelim.

Kemaliye‘nin hangi dönemde kurulduğu tam olarak bilinmiyor. Kemaliye yöresi, MS 4. yüzyıldan itibaren Bizans İmparatorluğu’nun topraklan içinde kalmış, 7. yüzyılda Müslüman Araplar`ın akınlarına uğramış. Türkler’in Anadolu’ya gelişleri ile Anadolu Selçukluları’nın, İlhanlı Devleti’nin ve Akkoyunluların egemenliği altına girmiş. Çelebi Mehmed döneminde Osmanlı Devleti’ne bağlanmış. Uzun süre Diyarbekir Eyaleti’nin Arapkir Livası’na bağlı bir kaza merkezi olarak yönetilmiş. Geçmişte Eğin olarak bilinen ilçenin adı, yöre halkının Kurtuluş savaşındaki yiğitlikleri ile, Mustafa Kemal’in adından da esinlenerek Kemaliye’ye çevrilmiştir.

Ilçenin bilgi tabelalarinda isim “Kemaliye (Eğin)” olarak yer alıyor. Türkü ve maniler de Eğin ağırlıklı. Elazığ, Malatya ve Erzincan üçgeninde olan ilçe, uzun süre Elazığ’a bağlı kaldıktan sonra 1990’larda Erzincan’a bağlanmış. Kültürünün ise daha çok diğer iki kenti de içine alan, Halep’e doğru uzanan bir koridordan beslendiği görülebiliyor. Yerleşime Malatya’ya veya Erzincan’a uçakla gidip minibüs ile ulaşılabiliyor. Elazığ’dan minibüs veya Anadolu ekspresini kullanabilirsiniz.

Yöre, senelerce Karadeniz’den güneye inen ticaret kervanlarına, insanlara, çevreye dağıtılacak mallara ev sahipliği yapmış. Zanaatkarları, dokuma işçiliği, kasaplığı ile nam salmış. Bir zamanlar Ermeni ve Rum nüfusu yoğun olarak barındıran yerleşim yeri, savaşlardan sonra toplum yapısında ağır yaralar almış.

Özgün taş mimarisi ile bütünleşen ahşap işçiliği, bölgenin ana karakterlerinden bir tanesi. Ahşapların kar tutması ve ara dolgu malzemesi olan kerpicin ıslanması sebebiyle yapıların üzerilerine metaller kaplanmış. (Ege’de de gümüş rengi muşambalar kaplanıyor cepheye.) Bu çözüm hem iklimsel olarak, hem de ahşabın dayanımı açısından çok verimli gözükmüyor. Ancak şu anki sosyoekonomik durumda en pratik uygulama olarak yayılmış. Evler sokağa önce bir bahçeyle bağlanıyor. Eve girerken de “güverte” denilen çakıl taşlı bir giriş alanından giriliyor. Bu çakıl taşı döşemeler Likya’lılardan Anadolu’ya miras… Evlerin bahçeleri, yerleşimin yamaca kurulmasının etkisi ile “seki”dedikleri teraslama şeklinde oluşturulmuş.

Evlerde, ilk kattaki taş örgü dikkat çekiyor. Küçük taşların büyüklerinden aralarını tuttuğu taş duvar örgü yöntemi ile yapıların, deprem bölgesindeki dayanımı da arttırılıyor. Alt kattaki bu alanların bazı evlerde ahır, bazılarında depo olarak kullanıldığını öğreniyoruz.

Ahşap işçiliğini hem evin içindeki mobilyalardan, hem de hatıl, pencere, kepenk, saçak vb. öğelerden takip edebilirsiniz.Özellikle çevre köylerde çok güzel kapı işçilikleri ile karşılaşılıyor.

Sivil mimari örnekleri, halkın evlerin kullanımını koruması, ahşap ve malzeme zanaatlerini unutmaması sayesinde çoğunlukla korunabilmiş. Bakım ihtiyaçları göze çarpsa da Anadolu’da tanık olduğun birçok yere göre daha iyi durumdalar. Osmanlı’nın zanaatçı halkları Ermeniler ve Rumlar, göç etmeden önce çıraklarını yetiştirmiş olmalı. (Rum nüfus Venk(Yaka) ve Şırzı(Esertepe) köylerinde var olmuş.) Şu anda da bu zanaatlere önem verildiği, güncel işlerden hissedilebiliyor. Sokaklardaki su yolları ve su sesi de ayrı bir yaşam veriyor bu diyara…

Alandaki en büyük güncel sıkıntılardan biri son zamanlardaki su seviyesi düşüklüğü, diğeri de başka illerden gelen uygulayıcılar. Yörenin karakterini gözardı eden, son yıllardaki bazı uygulamalar insanların tepkisini çekiyor. “Restorasyon” adı altında yapılan ve Toki’ye ihale edilen bir kısımda bu etki çok belirgin. Taşların araları oyulup aradaki küçük taşlar sökülmekle kalmamış, araya yapılan harç, özensiz ve delik deşik yapılmış. Teraslarda yapılan ahşap işler de özensiz ve dayanımsız görünüyor. Yakın bir zamanda, karın da etkisi ile çatlama, kırılma ve çökme olması pek muhtemel. Küçük yörelerde yapılan bu tarz uygulamalar daha çabuk tepki yaratabiliyor. Sokakta konuştuğum herkeste uygulamadan duyulan rahatsızlık açıkça dile getirildi. Bir genç adamın işçilere yüksek sesle söylediği “işinizi severek yapmayacaksanız çekin gidin Kemaliye‘mizden” yakarışı ise dikkate alınmayacak gibi değildi. İlçenin içinde birçok tecrübeli ve işi bilen yapıcı varken, üniversiteye bağlı açılmış bir restorasyon bölümü işliyorken, ihale ile başka yörelerden deneyimsiz işçilerin buraya taşınması pek mantığımıza sığmadı açıkçası. Bu deneyimsizlik yapılan işlerde de açıkça görülüyor. Kemaliyeli yapıcıların ellerinden çıkan ahşap ve taş işçilikleri (daha çok merkezin üst kısmında yer alıyor) göz dolduruyor.

Aynı şekilde dış cepheye yapılan ahşap kaplama renkleri de hem bilmezlik, hem de acele yapım nedeni ile rengarenk olmuş. Yörede yaşayan bir uygulamacıdan, bu ahşap işleri için yine farklı yörelerden dayanımsız malzeme getirildiğini öğreniyorum. (Hangi ağacın hangi iklimde kullanılacağı dayanımı açısından çok önemli. Hatta önceleri, ahşabın iklime uyum sağlaması için yapım yerinde birkaç ay bekletilirmiş.) Ayrıca verniklerin de ahşap uygulandıktan birkaç ay sonra aralıklarla yapılması doğru yöntemmiş. Ahşap evlerin toprak damlarındaki toprağın, bazı evlerde kaldırıldığına tanık oluyoruz ki, bu da evin taşıyıcı sistemini baştan aşağı sarsan bir müdahale. (Bu izlenimlerimizi Kemaliye resmi kurumlarına da ilettik. Bir etkisi olacak mı diye merakla bekliyoruz.)

Hemen merkezde olan ve zanaatkarların olduğu eski çarşı alanı, büyük bir yangın ile yitirilmiş. Bu alan, kullanım olarak yine merkezi niteliğini koruyor. Yangından zarar görmeyen üst kısımlara çıkılırken, özgün sokaklara, yapılara, sokakların kenarlarından akan oluk oluk sular eşlik ediyor. Su sesi Kemaliye‘nin vazgeçilmezi denilebilir. Barajlardan önce Fırat’ın sesi etrafta yankılanırmış. Bu sene ise yöre oldukça susuzdu. Kemaliye‘nin üst kısmında yer alan Kemahlılar uzun süredir HES’lere karşı mücadele veriyorlar. Sanıyorum haklı olacaklar ki, alanda su ile ilgili herkesin endişeli olduğuna tanık olduk. (Bu projeler şimdilik iptal edildi. Prehistorik geçmiş ile ilgili önemli bulgulara içerdiği düşünülen alan da böylece kurtulmuş oldu.)

Kemaliyenin yüksek kısımlarında hala işleyen bir değirmen, tarihi bir cami, kurudut ve ceviz karışımından oluşan “lök”ün üretildiği lökhane bulunuyor.

Dünyanın ikinci büyük karanlık kanyonuna ev sahipliği yapması, yabancı turist ilgisini çekiyor olsa da, yurtiçinde pek bilinirliği bulunmuyor. Erzincan’ın eski valisi Recep Yazıcıoğlu’nun buraya yoğun emekleri ile kazandırdığı doğa sporları şenlikleri yazın katılmaya değer! Her yaz Kültür ve Doğa Sporları şenliği düzenlenerek hareketli zamanlar geçiriliyor.

62 tane köyü bulunan ilçenin bu köylerinin de oldukça güzel olduğunu söyleyebiliriz. Bu seferlik sadece Apçağa Köyü’nü gezebildik. “Orada bir köy var uzakta” türküsünü birçoğumuz biliriz. Dizelerin sahibi Ahmet Kutsi Tecer, bu köyü betimliyormuş.

Bu köyde de etraftan bilinmeye başlamanın etkisi ile olsa gerek “restorasyon” faaliyetleri hız kazanmış. Eğin merkeze göre ise evler daha çok bakım istiyor. Çeşitli zamanlarda bazı üniversiteler (MSGSÜ, KTÜ vb.) gelip araştırmalar yapıyorlarmış. Yörede tasarım ilgililerini besleyebilecek o kadar çok şey var ki, gezerek görerek konuşarak birçok görgü edinebiliyorsunuz.

Eğin’in beni en çok etkileyen yanı ise ne sadece mimarisi, ne de malzemeleri oldu. İnsanların, yörenin karakterini koruyan yaşama kültürleri, yaşadıkları yeri sahiplenmeleri (birçoğu İstanbul gibi farklı illerde yaşasalar da) çok etkileyici… Kültürel devamlılık için tek yürek olunması, etkisini üzerinizde uzun süre sürdürecek cinsten. Türkülerine eşlik eden kadınlar, erkekler ve çocuklar… Yöresel özünü koruyan, kadınlı erkekli halaylar ve halay sonuna eklenen minicik çocuklar… Kahvaltıda, bahçede kadınlarca çalınan tefler, davullar… Sokakta şahit olunan söyleşmeler, ikramlar…

İnsanı, doğası, yapılı çevresi ile oldukça güzel olan bu yöreye yolunuzu mutlaka düşürün…


[one_half] [align type=”left”]merveakdagoner[/align] Yazan; Merve Akdağ Öner
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu, Şehrine Ses Ver Kurucusu
Paylaşımları için Sayın Özgür Sarp, Gamze Seyyah Yazıcı ve Mehmet Fatih Güven’e teşekkürlerimle…

Kategoriler
gezi

Kapkaranlık İstanbul’da Kısa Bİr Yolculuk

Gözlerimi kocaman açıyorum. Çok karanlık. Kapatıyorum. Olmuyor. Yine açıyorum; karanlığın geçici olacağını kendime hatırlatarak… Yine de biraz endişe hissettiğimi kendime itiraf etmiyorum.

Geçtiğimiz hafta bitirmiştim Jose Saramago’nun Körlük kitabını. Dünyadaki tüm insanların bulaşıcı bir hastalık nedeniyle bir anda kör olmaya başlamasını anlatan kitapta, insanlar başlarına geleni “bembeyaz, engin bir süt denizine dalmışçasına” bir körlük olarak tarif ediyordu.

Burası ise simsiyah bir körlük… Katran denizine dalmışçasına…

Karanlıkta dialog
“Karanlıkta Diyalog” sergisindeyim. Yaklaşık 1,5 saatlik bir süre boyunca karanlıktan başka bir şey görmeyeceğim; oldukça kısa bir süre, ama bir ara sergiden çıkmak isteğimi zar zor bastırıyorum. Merak yine diğer duygularımın önüne geçiyor; neler olacağını çok merak ediyorum…
Sergiye 8’er kişilik gruplarla ve rehber eşliğinde giriliyor, biz zaten 5 arkadaşız. Ekibimizde yer alan diğer 3 kişi de birbirini tanıyor. Girişte değneklerimizi alıyoruz ve kısaca bilgilendiriliyoruz, sonra da rehberimiz ile buluşmak için dönemeçli bir koridordan tek sıra halinde geçiyoruz. Rehberin sesini duyduğumuz ilk an bizi çok rahatlatıyor. Onun görmeme konusunda bir ömürlük tecrübesi var, biz ise farklı bir deneyim yaşamak ve bu deneyim ile bir kentte yaşamanın zorluklarını anlamak isteyen meraklılarız.

Rehberimiz isimlerimizi hemen öğreniyor, çok kısa sürede sesimizden ve boyumuzdan bizi tanımaya başlıyor (“Pınar, maşallah, 1.80’sin?!”), oldukça gürültülü olan grubumuzu kolaylıkla idare etmeyi başararak, oluşturulmuş olan kapkaranlık parkurda bizi gezdiriyor. Parkur İstanbul’u temsil ediyor, bir parkta geziniyoruz (evet bir zamanlar İstanbul’da parklar da varmış), sesleri duymaya konsantre oluyoruz, rüzgarın yönünü ve zeminin farklılaştığını hissetmeye çalışıyoruz, kaldırımdan inmekte acele eden arkadaşımızı rehberimizin dikkati sayesinde durduruyoruz. Sağ elimdeki değneği, tarif edildiği gibi tutuyorum. Sol elimi ise sürekli öne uzatmaktan kendimi bir türlü alıkoyamıyorum. İlk dakikalarda başarı ile tek sıra halinde yürüyen ekimizde ise zamanla kopukluklar olmaya başlıyor, her yönden farklı sesler duyuyorum ve sürekli başkaları ile karşılaşıp “sen kimsin?” diye sormak zorunda kalıyorum.

Toplu taşımada boş kalan yeri görmeden bulmamın imkanı olmayacaktı, rehberimiz hemen koltuğu “görüp” beni yerleştirdi. İstiklal’deki tramvay yolculuğu, etrafı izleyemeyince çok uzun geliyormuş, hiç aklıma gelmezdi. Allahtan Tünel’de değil de Galatasaray’da indik, daha uğramamız gereken başka yerler de vardı. Vapurda yine martı sesi dinledik, denizdeki dalgaları göremesek de midemizde hissettik. Kentteki zorlu maceramızı tamamlayıp da oturma odasına geçerken, her birimiz oturacak yer bulabilmek için birbirimize yardım ettik. Duvardaki Braille alfabesine (Körler alfabesi) dokunduk, ama çözmek biraz zaman alacaktı.

Parkurun sonuna geldiğimizde, bizi çıkışa yönlendiren koridor çok hafif bir şekilde ve gittikçe biraz daha artarak aydınlanmaya başladı. Yürüyüşümün bile değişmiş olduğunu o anda fark ettim; boşta kalan sol elimi bir süre önce indirmeyi başarmıştım, ama düşmemek için adımlarımı bu kadar temkinli attığımın farkında bile değildim.

Sergiye hafta içi gittiğimiz için son seansa katılmıştık, o nedenle rehberimiz sergide çalışan diğer iki arkadaşı ile beraber bizimle mekandan çıktı. Yüzüne uzun uzun baktım, sadece sesini duyarak hayal ettiğimden oldukça farklı bir yüzü vardı. Üç arkadaş yönlerini çok emin bir şekilde tayin ederek Gayrettepe metrosunun merdivenlerinde gözden kayboldular. Biz ise yaşadığımız deneyimin şaşkınlığıyla tabelalara bakarak bile hangi yöne gitmemiz gerektiğini zor anladık…
—-
Karanlıkta Diyalog, 1988’de Almanya’da Prof. Dr. Andreas Heinecke tarafından oluşturulup hayata geçirildi ve dünya üzerinde 130 kentte 7 milyondan fazla insan tarafından deneyimlendi. 2013 yılı sonundan itibaren İstanbul’da Gayrettepe Metro İstasyonu Sergi Alanı’nda “görülebilecek” olan sergi, her yaş grubundan bireyin duyularını ve farkındalığını geliştirebilecek bir çalışma. (www.dialogistanbul.com)


[one_half] [align type=”left”]pinar_koyuncu[/align] Yazan Pınar Koyuncu:

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu

Kategoriler
atölye gezi

GÜRE | DİSİPLİNLERARASI YAZ OKULU KATILIMCILARI

Güre | Disiplinlerarası Yaz Okulumuza katılım için 4 günde gelen birbirinden değerli 45 başvuru sahibine çok teşekkür ederiz.

Gelen başvurular arasından aşağıdaki katılımcılar seçilmiştir. Katılımcıların yaz okulu programına göre Cumartesi sabah Güre’de olmaları beklenmektedir.

Katılımcılar

  • Alper Hatinoğlu, Kocaeli Üniversitesi, Görsel İletişim Tasarımı, Fotoğrafçı, Mezun (Katılamıyor.)
  • Atilla Beksaç, Yıldız Teknik Üniversitesi (Güncel) , Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (Mezun-Mimari Koruma), Mimarlık, Öğrenci 4. Sınıf
  • Gürhan Bilget, Anadolu Üniversitesi, İç Mimarlık, Mezun
  • Mustafa Göze, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 3. Sınıf
  • Mert Baran Yaman, Trakya Üniversitesi, Mimarlık, 4. Sınıf
  • Mert Ceylan, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 4. Sınıf (Paris, Erasmus, Şehir ve Bölge Planlama)

Yedek katılımcılar

  • Umut Ülkü, Kocaeli Üni-AYÜ-MSGSÜ, Radyo,Sinema ve Tv – Yönetim ve Bilişim Sistemleri Lisans-Bilgisayar Ortamında Sanat ve Tasarım Yüksek lisans, Mezun (Katılamıyor)
  • M. Said Didin, Anadolu Üniversitesi, Mimarlık, 4.Sınıf (Katılamıyor.)
  • Uğur Latif Çelebi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 3. Sınıf

 

  • Deniz Uzunöner, İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi, Mezun
  • Emine Kalay, Süleyman Demirel Üniversitesi, Mimarlık, 4. Sınıf (Katılamıyor.)
  • Gülşah Eker, İstanbul Teknik Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama, Mezun (Katılamıyor.)
  • Merve Kocamaz, Çukurova Üniversitesi, İç Mimarlık, 3. Sınıf (Katılamıyor.)
  • Sevcan Alkan, Yeditepe Üniversitesi, Grafik Tasarım & Mimarlık (Çift Ana Dal), Mezun
  • Yasemin Altunbulak, Yeditepe Üniversitesi, Sosyoloji, Mezun

Yedek Katılımcılar

  • Ezgi Gül, İstanbul Teknik Üniversitesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı, 4. Sınıf (Katılımcı listesine alındı.)
  • İlknur Şengören, Kocaeli Üniversitesi, İç Mimarlık, Mezun (Katılımcı listesine alındı.)

Güre’de aileleri ile ikamet edip katılacaklar;

  • Sümeyye Koca, Beykent Üniversitesi, Mimarlık, Mezun
  • Duygu Güroğlu, ODTÜ, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Mezun
  • Özge Tekçe,  MSGSÜ, Şehir ve Bölge Planlama, 3. Sınıf

* Ana listelerden katılamayacak olanlar veya soruları olanlar merve@sehrinesesver.com mail adresinden bize ulaşabilirler.

* Mail veya telefon ile bilgilendirme yapılacaktır. Lütfen kontrol ediniz.

Kategoriler
atölye gezi

GÜRE | DİSİPLİNLERARASI YAZ OKULU PROGRAMI

2014 Disiplinlerarası Yaz Okulu temamız  ESKİL ve ÇAĞCIL (ANTİK ve ÇAĞDAŞ) olarak belirlendi.

  • Antik kentler (Troya, Assos, Antandros, Bergama) ve dönemleri üzerine araştırma ve belgeleme,
  • Güre Köyü kuruluş ve yerleşim süreçlerinin incelenmesi,
  • Eskil kentler ve tasarımlar ışığında, günümüz kentinin ve tasarımlarının irdelenmesi,
  • Günümüzde neler yapılabilir, çalışmalar için nasıl bir yol haritası çizilebilir?

Gezilerin ve fikirlerin fotoğraf, eskiz, yazı, infografik, görselleştirme olarak belgelenmesi amaçlanmaktadır.

PROGRAM

1. GÜN  16 Ağustos Cumartesi

08.00 – 11.30  Ulaşım, Yerleşim

11.30 – 12.30  Yaz okulu düşünceleri ve amaç

Herkesin kendini tanıtması

İş paylaşımları

12.30 – 13.30  Öğle yemeği, dinlenme

13.30 – 16.00  Güre yürüyüşü

Çevrenin tanınması

Kavurmacılara çıkış

16.00 – 18.00  Çalışma yöntemi ve ortak dil oluşturma, Merve Öner

Belgeleme yöntemleri üzerine tartışma

18.00 – 19.00 Köyde gezi, serbest çalışma

19.00               Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

 

2. GÜN  17 Ağustos Pazar

08.00 – 08.45  Kahvaltı

08.45 – 09.45  Yürüyüş / Kızılkeçili Köyü

10.15               Troya’ya hareket

12.15 – 13.15  Kumanya ve dinlenme

13.15 – 16.15  Troya Gezisi

16.15 – 18.00  Güre’ye dönüş yolu

18.00 – 19.00  Serbest (Yüzme veya Güre’yi gezme)

19.30 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Kent ve Kültür” konuşması, Cengiz Bektaş

 

3. GÜN  18 Ağustos Pazartesi

08.00 – 08.45  Kahvaltı

08.45 – 09.45  Yürüyüş / Dere

10.15                Assos’a hareket

10.45 – 12.15  Assos gezisi

12.15 – 13.00  Öğle kumanyası

13.00 – 15.00  Serbest (Yüzme veya Ayvacık’ı gezme)

15.30 -16.00   Antandros gezisi

17.00 – 17.30  Güre’ye varış ve dinlenme

17.30 – 19.00  Serbest Çalışma

19.30 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Herkes için Kent” konuşması, Cengiz Bektaş

 

4. GÜN  19 Ağustos Salı

08.00 – 08.30  Kahvaltı

08.30- 09.15   Yürüyüş

09.30                Bergama’ya hareket

11.30 – 12.30   Bergama (Pergamon) gezisi

12.30 – 13.30  Öğle kumanyası ve dinlenme

13.30 – 16.00  Bergama (Pergamon) gezisi

16.00 – 18.00  Bergama – Güre dönüşü

18.00 – 19.00  Serbest Çalışma

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

 

5. GÜN  20 Ağustos Çarşamba

08.00 – 08.45  Yürüyüş / Pınarbaşı

08.45 – 09.30  Pınarbaşı’ında Kahvaltı

09.30 – 10.15  Güre Köyü’ne dönüş yürüyüşü

10.15 – 12.30 Çalışma

12.30 – 13.30 Öğle Yemeği

13.30 – 14.30 Dinlenme

14.30 – 15.30 “Zeytin” üzerine konuk paylaşımı

15.30 – 16.30 Köyün güncel ihtiyaçları üzerine tartışma

16.30 – 19.00 Çalışma

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Kereste” üzerine konuk paylaşımı

 

6. GÜN  21 Ağustos Perşembe

* Kaz Dağları Sarıkız Şenliklerine Katılım

12.30 – 13.30 Öğle Yemeği

* Kaz Dağları Sarıkız Şenliklerine Katılım

* Serbest Çalışma

17.00 – 18.30  Ekip çalışmalarının paylaşımları

Güncel durumda yapılabilecekler üzerine ekiplerin önerileri

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

Yaz okulları, yöntem ve gelişim süreci ile ilgili değerlendirmeler

 

7. GÜN  22 Ağustos Cuma

08.30 – 10.30 Toplu kahvaltı hazırlama ve kahvaltı

11.00 – 12.30 Toparlanma ve köyden ayrılış

 

Yaz Okuluna mimar, tasarımcı, iç mimar, peyzaj mimarı, sosyal bilimciler, toplum bilimcileri, mühendisler vb. tüm ilgililer davetlidir.

Katılım için başvurularınızı duyuru sayfamızdan yapabilirsiniz.

* Düzenleyici ekip programda değişiklik yapma hakkını saklı tutar.

şehrine ses ver _ yaz okulu1

 

 

Kategoriler
atölye gezi kent

GÜRE | DİSİPLİNLERARASI YAZ OKULU

İda (Kaz) Dağlarının eteğinde yöreyi ve insanı keşfe çıkıyoruz. Su sesinin ve zeytin kokusunun eksik olmadığı Güre Köyü’nde disiplinlerarası yaz okulu için sizleri davet ediyoruz. Köyü ve ihtiyaçlarını yerinde görüp tartışmak üzere, mimar ve yazar Cengiz Bektaş’ın kerpiç yaz okulunun konuğu olacağız. İş bölümü, yardımlaşma ve paylaşma ışığında güncel yaklaşımları yeniden değerlendireceğiz. Troya, Assos, Antandros, Bergama antik kentlerini gezerek kentleşmenin izini süreceğiz. Konuklarımızın paylaşımları ile zenginleşeceğiz. Tasarımlarımızda ve yaşantımızda alt yapı oluşturacak, Anadolu halkının özünü hatırlayacağız.

Bir hafta sürecek yaz okulumuza ilgilenecek olanları çağırıyoruz.

şehrine ses ver _ yaz okulu

Tarihler: 16 Ağustos – 22 Ağustos

Güre’ye Ulaşım: Güre’ye gidiş ve dönüş ulaşımları katılımcılara aittir. Aynı kentten gelen kişilerin iletişim kurarak beraber gelmeleri önerilmektedir.
Eskil (Antik) Kent Gezileri: Gezi masrafları ortak bütçe oluşturularak karşılanacaktır. “Müzekart” sahibi olunması önerilmektedir.
Sorumluluk Paylaşımı: Ortalık düzeni, mutfak, araç-gereç-kitap, zaman yönetimi, sağlık, seyir defteri, müzik sorumlulukları dönüşümlü olarak paylaşılacaktır. Sofralar ve yemekler iki kişilik, gene  dönüşümlü nöbet ekiplerince hazırlanacaktır.
Ortak Bütçe: Katılım bütçesi kişi başı 250 TL dir. Bütçe, genel ulaşım giderleri ve yemek masrafları için harcanacaktır. Harcamalardan kalan kısım köyün derneğine bağışlanacaktır.

Yaz okulu programını ilgili sayfamızdan inceleyebilirsiniz.

Katılım Koşulları:

  • Başvuruların aşağıdaki form doldurularak 12 Ağustos 2014’e kadar yapılması gerekmektedir.
  • Yaz okuluna, öğrenci veya mezuniyetinin üzerinden en fazla 3 sene geçmiş olan kişilerin,
  • Tasarım alanları, sosyal bilimler, sosyoloji, idari ve istatistiki bilimler, vb. çeşitli dallarda kendilerini geliştirmek isteyenlerin başvuruları beklenmektedir.
  • Katılımcıların, ekibin benzeri etkinliklerinde (atölyeler, forumlar, yaz okulları) faal rol alması beklenmektedir.
  • Şehrine Ses Ver atölyelerine katılmış kişiler başvuruda önceliklendirilecektir.
  • Yaz okulu ürünleri ortak akıl ürünü olup, her hakkı katılımcılarda ve Şehrine Ses Ver Disiplinlerarası Üretim’de saklıdır.
  • Katılımcı sayısı, kalacak yer dolayısı ile 6 kadın + 6 erkek ile sınırlıdır. Bu sayıya ek yapılırsa, oda içerisinde uyku tulumu kullanabilecek olduğunu belirtenler arasından ek katılımcı seçilecektir.

Katılımcıların Yanlarında Getirecekleri: Dizüstü bilgisayar, yazı / desen defteri, fotoğraf makinesi, katılımcılarla paylaşılacak bir kitap, cetvel veya metre, 1 takım çarşaf (bir alt,bir üst çarşaf ya da pike, kişisel havlu, terlik)

* Katılmadan önce; Güre, Cengiz Bektaş, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2013 kitabı okunmalıdır.

“Vermeğe çabalamak, bugünden bir tad, bir alaca…
Verebildiğimiz yanında aldığımız dev…
 
Türkü kavlimiz, gelip boğazımda düğüm düğüm durdu.
“Ne olmuş bize reis?”
Diye soruyordun; koca elini, avcunu, bir duvara koyup, öbür
elin sarkık, kırgın gibi…
Ne olmuş bu sokaklara, bu yaşamaklara?
Hani bu sokakların türküleri?”
                                     C. Bektaş / Bedri Rahmi Nakışlı Bir Deneme
 
Başvurularımız kapanmıştır.  Katılımcı listesi 13 Ağustos’ta yayınlanacaktır.
Kategoriler
gezi kent

SİVAS İZLENİMLERİ – 1

Annem, Sivas’tan soğuk olduğu için İzmir’e gitmeye karar vermese, doğum yerimde Sivas yazacaktı… Ailem, ben doğduğum sırada Sivas’ta yaşıyormuş. Babamın tayini çıkınca, 79′ta taşındıkları ilden, ben 7 aylıkken taşınıp Bursa’ya göçmüşler. Yani, benim ilk adresim Sivas’taki Askeri Lojmanlar. Doğal olarak hiçbir şey hatırlamıyorum (hatta Bursa’daki ilk evimizi de hatırlamam). Ama ömrüm boyunca annemlerden Sivas hikayelerini dinlemişimdir. Soğuğunu, arkadaşlıklarını, uzaklığını. Bu yüzden Sivas’a gitmek istedim, Engin ile de karar verip aldık biletleri mart sonuna.

22 Mart Cumartesi sabahı, Atatürk Havalimanı’ndan THY ile uçtuk Sivas’a. Karşımıza başka bir kompakt Anadolu havaalanı geldi. Nuri Demirağ Havaalanı’nın Hatay, Antep ve Urfa’dan hiçbir farkı yok. Bir sivrizeka, kopyala-yapıştır halinde her ile aynı mimaride havaalanı yapıyor sanırım. Hiçbir yaratıcılığı olmayan bu sığ mantığa sadece hayret etmekle yetineceğim bu yazıda. Hemen Avis’e giderek araba kiralayıp koyulduk yola.

Havaalanı kentten 20 dakika uzakta bir tepede. Yol sadece havaalanına ait olduğundan oldukça boş. Daha önceden burasının askeri havaalanı olduğunu öğrendim, o yüzden bu kadar ücra bir yere yapmışlar. Biz direkt merkeze gidip otelimizi bulmaya karar verdik önce. Lakin şehir içinde oldukça trafik vardı. Çünkü hem kent meydanında BBP’nin mitingi vardı hem de cumartesi Sivas’ın en kalabalık olduğu günüymüş. Bizim otel de tam merkezde olduğundan, miting nedeniyle kapalı yolların arasından şehri bilmeden yol almak bayağı zamanımızı aldı. Ama sonunda Buruciye Otel’i bulduk.

Sivas Çifte Minareli Medrese
Sivas Çifte Minareli Medrese

Otelimiz 4 yıldızlı, güzel bir oteldi. Şehrin tam kalbinde yer alması bir artı ama gayet ara sokakta bulunduğundan bulması sıkıntı. Otelin hizmeti gayet iyiydi. Ertesi sabahki kahvaltısı da oldukça iyiydi. Lakin o kadar niyetlenmişken havuzuna girmek kısmet olmadı. Haftasonları sadece kadınlara aitmiş, Anadolu’dur deyip çok garipsemedik. Fiyatı odabaşı 170 TL. Tek gece için başarılı bir tercih.

Odaya çantalarımızı, hatta paltolarımızı da bırakarak hemen dışarı çıktık. Annemlerden o kadar soğuk hikayeleri dinledim (hatta babam mayısta kar yağdığını anlatırdı) ki gayet hazırlıklı gelmiştim, atkılar, boğazlılar filan. Ama hava çok güzeldi. Sadece akşamları giydim paltoyu, o kadar sıcaktı. Her neyse dışarı çıkıp babamların Sivas’taki en yakın arkadaşı olan Hüseyin Amca’yı bulduk. Hüseyin Amca doğma büyüme Sivas’lı, eczacı, hala merkezdeki eczanesi açık. Biz yürürken, çevredekilerden bolca selam aldı, Sivas küçük yer tabii, herkes birbirini tanıyor.

Hüseyin Amca, önce bizi öğle yemeğine götürdü Mis Kebap’a. Sivas’ın en ünlü lokantasıymış, Devlet Hastanesi’nin hemen karşısında. Lokanta esasında dönerci, yaprak usülü et döner yapıyor, “Sivas’a gidip de döner mi yenir!” demeyin, oldukça değişik ve güzel bir eti var. Üstelik gördüğüm en büyük döner oradaydı, takarken forklift kullanıyorlarmış. Ayrıca biz oradayken başka bir güzellik daha yaşandı, o sırada Show TV’de yayınlanan bir gezi programında Mis Kebap çıktı. Sahibiyle röportaj yaptılar, meğerse çekim 2 hafta önce yapılmış. O anda yayınlanıyomuş, sahibi de yanımızda izliyordu, bir anda telefonları çalmaya başladı. 🙂 Millet tebrik için arıyordu.

Kesik Köprü

Oradan çıkınca Hüseyin Amcalar’ın evine gittik, eşi Hamiyet Teyze’yi almaya. Kentin hemen dışındaki eve giderken Kızılırmak üzerinde harika bir taş köprüden geçtik. Köprünün adı Kesik Köprü’ymüş ve kesin tarihi bilinmemesine rağmen Selçuklulardan kaldığı söyleniyor. Hala aktif olarak kullanılan köprü, gerçekten çok hoş. Üzerinde tek yönlü trafik aktığından (327 m uzunluğa, 5 m genişliğe sahip) yeni köprü yapılması gündemdeymiş. Umarım bu harika köprüyü mahvetmezler.

Gök Medrese

Hamiyet Teyze’yi de gördükten sonra biz yine kente döndük ve kentteki tarihi yerleri gezmeye başladık. Önceliği Gök Medrese’ye verdik. Burası “Restorasyon nasıl kötü yapılabilir ki?” sorusunun en uç örneğini teşkil ediyor. Sevgili Kültür ve Turizm Bakanlığı, burayı yaklaşık 5 yıl önce kapayıp restorasyona almış, çevresine 2 metrelik bir duvar örmüş (ki hiçbir amacını tezahür edemedik) ve öyle bırakmış. İçeri zaten giremiyorsunuz, duvar yüzünden dışarıdan fotoğraf da çekemiyorsunuz! Böyle saçma bir mekan yani.

Gök Medrese, Sivas 2014_ Fotoğraf Artun Bötke
Gök Medrese, Sivas 2014_ Fotoğraf Artun Bötke

sivas_gokmedrese_eba

Abdi Ağa Konağı – Selamlık Salonu – Ahşap Yunmalık (Küvet)

Oradan Sivas Kalesi’nin hemen dibindeki turizme açılan eski bir konağa, Abdi Ağa Konağı’na gittik. Burasını gezmek bedava, kapıda ayakkabınızı çıkarıyorsunuz çünkü her yer halı. Eski Sivas’taki ev hayatını bir nebze olsun solumanıza yarıyor. Evin odaları gayet büyük ve birbiri içine gizlenmiş odalar mevcut. Anlaşılan insanlar pek göz önünde olmak istemiyormuş. Haremlik selamlık için iki farklı salon olması başka bir detay. Bir de yatak odasındaki tahta küvet enterasandı, bir nevi erken dönem evebeyn banyosu. 🙂

Konaktaki ahşap yunmalık
Konaktaki ahşap yunmalık

Sonrasında Engin ile ana meydana yürüdük. Sivas, tipik bir Anadolu kenti ama Selçuklu etkisi, Osmanlı’dan daha ağır basıyor. Burada merkezde bir ana cami yok. Ana meydanın çevresinde belediye, adliye sarayı (ikisi de şehir dışına alınıyormuş), Tarihi Kongre Binası (o da tadilattaymış, giremedik), Çifte Minare ile Buruciye Medresesi var. Bunların arasından üç ana cadde akıyor. En popüleri batıya giden İstasyon Caddesi (modern şehir planlarında tüm şehirlerin batıya doğru gelişmesi ve genişlemesi ilginç ama önemli bir detaydır). Diğerleri de kuzey ve güney yönlerinde.

Ana meydandaki amfi

Cumartesi olması dolayısıyla ortalık ana baba günüydü. İstasyon Caddesi, kalabalık bakımından İstiklal’i aratmıyordu desem yeridir. Buruciye Medresesi ve Çifte Minare’nin içlerine konuşlanmış cafeler hınca hınç doluydu. Bu iki tarihi yapının arasındaki taşlı yol ve önündeki amfi de, piyasa yapan gençlerin mekanı. Kimi dikilip ortalığı kesiyor, kimi yanındakiyle hoşbeş halinde, kimiyse voltasını atıyor. Sivaslı gençlerinin (en azından bir kısmının) sosyalleşme mekanı diyebiliriz.

Çifte Minareli Medrese

Çifte Minare, adı üstünde iki minareden oluşuyor. Çünkü yapının kalanı yıkılmış. Sadece işgal ettiği yer anlaşılsın diye alçak bir duvarla çevrelenmiş, lakin üstü açık ve cafe/çay bahçesi olarak kullanılıyor. Yapı, 1271 yılında İlhanlı Devleti’nin veziri Şemseddin Muhammed Cüveyni tarafından yaptırılmış. Önündeki yazıya göre de yapının çoğu 19. yüzyılda harap olmuş. Günümüze de çinilerle süslenmiş iki minaresi kalmış. Minareler, Selçuklu eseri olduğundan farklılığı hemen göze çarpıyor.

Çifte Minare’nin tam karşısında ise Şifaiye Medresesi yer alıyor. Uzun süre darüşşifa olarak kullanılan yapı, Anadolu Selçuklu hükümdarı I. İzzeddin Keykavus tarafından 1217′de yaptırılmış. Yapının bir bölümünde Keykavus’un türbesi de bulunuyor.

Buruciye Medresesi

Onların hemen yanı başındaki Buruciye Medresesi ise okul olarak hizmet vermiş asırlar boyunca. Yine Anadolu Selçukluları devrinde 1271′de Hibetullah Burucerdioğlu Muzaffer Bey tarafından yapılmış. En dikkat çeken tarafı kapısındaki muazzam oyma işçilik. Gerçi bir sonraki gün ziyaret ettiğimiz Divriği Camisi’ndekilerin yanında sönük kalsa da yine de dikkat çekiyor. Selçukluların büyük önem verildiği anlaşılan taş işçiliğinin Osmanlılar’da devam etmemesi büyük kayıp olmuş bence. Yapı, şu anda kafe olarak kullanılıyor.

Buraları gezdikten sonra İstasyon Caddesi boyunca bayağı yürüdük. Dönerken de güzel bir pastane olduğunu düşündüğümüz Kılıçoğlu Pastanesi’ne girdik. Birer tatlı yedik, oldukça lezzetliydi. Ordan da otele dönüp biraz dinlendik. 8 civarı Hüseyin Amca eşiyle geldi, bizi yemeğe çıkardı. Otele çok yakın olan 3 Nesil Kebap Salonu’na gittik. Burada esas olarak Sivas Köftesi yedik ki çok güzeldi. Köfte, sadece kıymadan oluşuyor, başka ek harç malzemesi ihtiva etmiyor. Tutması için de oldukça dövülmüş, yerken bifteğe yaklaşan bir tat alıyorsunuz. Bilirsiniz Anadolu’nun her köşesinde ‘meşhur(!)’ köfteler vardır ama ilk defa biri, oldukça farklı ve lezzetli çıktı. İşin daha komiği ise, 1 ay sonra annemlere gittiğimde annemin bana köfteyi sorması oldu. Çünkü annemlerin zamanında böyle bir köfte yokmuş! Yani biri son 30 yılda çıkıp böyle bir köfte türetmiş ama iyi de olmuş. 🙂

Çıkışta annemin siparişi üzerine pastırmacıya gittik. Annem birkaç defa söyleyince ben de merak etmiştim. Meğerse gerçekten pastırmanın en iyisi Sivas’ta yapılırmış. Sarıönder Pastırma-Sucuk-Kavurma’dan hem pastırma hem de sucuk aldık, ikisi de güzeldi ama pastırması bir başka. Sivas’a uğrarsanız mutlaka biraz pastırma alın, aldığınıza değecek.

Ardından otele dönüp fazla geç olmadan yattık. Çünkü ertesi günkü yolumuz çok uzundu ama değdi sonuna kadar. O yolculuğun hikayesi de diğer yazıya kalsın.

(Fotoğrafları için Tuğçe Kuruç‘a teşekkür ederiz.)


[one_half] [align type=”left”] artunbötke [/align] Yazan: Artun Bötke 

gönüllü gezgin, mühendis, artunbotke.com yazarı


 

Kategoriler
gezi kent

BİR ANADOLU BAŞKENTİ; HATTUŞA (BOĞAZKÖY) VE ÇORUM

Tarih boyunca birçok önemli uygarlığın beşiği olan Anadolu’da, ilk örgütlü devlet yapısını Hititler oluşturdu. Bu uygarlığa ev sahipliği yapan Çorum, hem arkeolojik araştırma buluntuları, hem de onları koruyup halka sunabilmek adına güzel bir gelecek vaad ediyor. Geçmişten öğrenmek ve bugüne deneyimleri taşıyabilmek adına, biz de bu önemli merkeze bir gezi yaptık. Çoruma 84 km uzaklıktaki Boğazköy (Hattuşa), Anadolu’da bilinen ilk başkent olma özelliğinde. Kızılırmak’ın suladığı topraklarda kurulan kent, araziye oturumu açısından güzel bir örnek sunuyor.

Hattuşaş bölgesinde MÖ (Milattan Önce) 3000 yılından itibaren yerleşim olduğu düşünülüyor. İlk kez Fransız Charles Texier tarafından tanımlanan kentin Hattuşa olduğu, 1907-1912 yıllarında yapılan kazılar ile kesinlik kazandı. Cumhuriyetin kurulmasından sonra da Mustafa Kemal Atatürk’ün yönlendirmesi ile, ilk arkeolojik kazılar da yine bu bölgede Alacahöyük’te yapıldı. Kazılardaki buluntular Çorum Müzesi’nde, Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde ve İstanbul’da Şark Eserleri Müzesi’nde sergileniyor. Alan, 28 Kasım 1986’da UNESCO Dünya Mirası listesine alındı. Kullandıkları dil, Hint-Avrupa ailesine ait olan toplumun, çivi ve hiyeloglif yazısı ile bugüne aktardığı bilgileri izlemek oldukça heyecan verici.

corummüzesi_şehrinesesver (5)

Yapılan araştırmalarda Hattuşa’da Hititlere başkent olduğu dönemde, yaklaşık 40 bin ile 50 bin arasında insan yaşadığı düşünülüyor. MÖ 1200 yılında Hititler’in yıkılması ile boş kalan alana, MÖ 800’lerde Frigler yerleşmiş. Yapılan kazırlarda en az 5 kültür katı bulunmuş; Hatti, Asur, Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans…

Kent, aşağı şehir ve yukarı şehir olarak iki bölüme ayrılmış. Eğimli ve 1 km2 lik bir alana yayılan, güney kısımdaki Yukarı Şehir’de genelde kutsal alanlar ve tapınaklar bulunuyor. Aşağı Şehir’de ise sivil yaşam alanları ve Büyük Tapınak bulunuyor. Çağdaş tehditlere ve fırsatlara göre sivil ve devlet insiyatifleri o zamandan şekillenmeye başlamış.

Büyük Hitit krallığında anıtsal mimarlığın gelişmesi, yontu sanatının da mimariye bağlı ortaya çıkmasını sağlamış. Taşı büyük bir ustalıkla kullanmış Hitit sanatkarları ve mimarlar, iri taşlardan oluşan anııtsal mimarinin Anadolu’daki yaratıcıları olmuşlar. Dinsel ve sivil mimari örneklerinin en yetkin ve görkemli eserlerini de başkentleri Hattuşa’da vermişler.

Kenti çevreleyen güneydeki sur üzerinde 5 tane kapı bulunmaktadır. Bunlar kentin en yüksek noktasında bulunan Sfenksli Kapı ve surun doğu ve batı ucunda karşılıklı olarak bulunan Aslanlı Kapı ve Kral Kapısı’dır. Aslanlı Kapı’nın kentin dışına bakan yüzünde kapının iki yanına yerleştirilmiş aslan yontuları Hitit taş işçiliğinin en güzel örneklerinden birini sergilemektedir.

Burada bulan tapınaklardan Seramikler, Silahlar, Yazılı belgeler, Aletler ve Kült objeleri bulunmuştur.

Aşağı Şehirdeki yaşam alanlarının ortasında Hattuşa’nın en büyük dini yapısı olan Büyük Tapınak yükselir. İki kült odası olduğu için tapınağın, İmparatorluğun tanrılarının en büyükleri olan fırtına tanrısı ile Arinna’nın güneş tanrıçasına adanmış olduğu kabul edilir.

Hattuşaş’ın 2 km. kuzeydoğusunda yer alan Yazılıkaya Tapınağı kentin en görkemli Açık Hava Tapınağı olarak kabul edilmektedir. Yazılıkaya Tapınağı, Hitit mimari özelliklerini yansıtan iki kaya odadan oluşmaktadır ve bu odalar “Büyük Galeri” (A odası) ve “Küçük Galeri” (B Odası) adıyla anılmaktadır.

Büyük galeriyi duvar gibi çevreleyen kayaların yüzeyine kabartma olarak 63 figür işlenmiştir; bunlardan batı duvarındakiler tanrıları, doğu duvarındakiler ise tanrıçaları canlandırır.Yan yana dizili figürler profilden verildiği için, burada bir tören alayının canlandırıldığı akla gelir; oysa Hitit sanatında figürlerin önden gösterilmesi adet değildir.

Bu iki sıranın ortada birleştiği noktada Hitit dininin baştanrıları Teşup ve Hepat gösterilmiştir. Hava Tanrısı Teşup, Hurri ve Şeri adlı iki kutsal boğasıyla birlikte dağ tanrıları Nanni ve Hazzi’nin, Tanrıça Hepat ise bir parsın üstünde canlandırılmıştır. Hepat’ın arkasında duran oğlu Tanrı Şarruma ile birlikte bu üçlü kutsal bir aile oluşturur. Büyük galerideki en büyük kabartma IV. Tuthaliya’ya aittir ve doğu duvarında yer almaktadır.

Ünlü Hititolog Albrecht Goetze’nin de saptadığı gibi Hitit uygarlığını Yakındoğu’daki komşularından ayıran en önemli özelliği, insan haklarına duyulan saygıydı. İnsan haklarına verilen göreli önem, ceza hukukunda, aile hukukunda, kadınların ve kölelerin haklarında ve yerleşik geleneklerde kendini göstermektedir.

Hattuşa kazılarını günümüzde Alman arkeolog Dr. Jülyen Seeher sürdürüyor. Arkeolog, kenti günümüz koşullarında yaşatmaya çalışırken yapı malzemesi olarak Hititlerinde o zaman kullandıkları ‘kerpiç’ten yararlanıyor. Açık bir alan üzerinde yapılan “kentsel” tasarım, bu konu ile ilgilenenler için fikir verici nitelikte. Araziye uyuyor, doğayla yönleniyor, yerel malzemeleri kullanıyor.

Tam bir tarih yolculuğu halinde tasarlanan Çorum Müzesi, çevre alanlardaki keşifler ile görülmeye değer! Çağdaş teknolojileri çok verimli şekilde kullanan müze, büyük bir tebriği hak ediyor. Görülen o ki, insan aynı insan… Sadece bulunduğu ortam, çağdaş teknikler ve malzemeler değişiyor. Yine camdan kaplar yapıyor, teknikler araştırıyor, kolyeler takıyor, bitki çayları içmek için seramik kaplar yapıyor, kendi üretkenliğini sağlayacak araçlar geliştiriyor…

Yaklaşık 5000 senelik katman katman medeniyet bulunduran alanı, tüm Anadolu yerleşimcilerinin gezmesi dileği ile…

Kaynaklar:
Hitit Sanatı, A.Muhibbe Darga, Akbank Kültür Yayınları
Unesco Dünya Mirası Listesinde Yer Alan Anadolu, Boyut Yayınları
Vikipedi
tarihvearkeoloji.blogspot.com

 

 

Kategoriler
gezi şehir

TOPLUMU VE DOĞAYI İLMEK İLMEK DOKUMUŞ BİR KENT; BURSA

bursa_sehrinesesver (7)

Katman katman, oylum oylum bir kent, Bursa. Bir imparatorluğu var etmiş, nefes vermiş. Sevgiyle, saygıyla ve hoşgörüyle içine işlemiş tüm canlıların… İnsan kenti var ederken, kent de insanı beslemiş, var etmiş. Uludağ’ın eteğinde bir çizgi boyu büyümüş, doğanın el verdiğince büyütülmüş. Gelişirken çağlar boyu, insanı içine almış. Bir bebek (fetüs) misali, anaç bir tavırla geliştirmiş.

Yerleşirken,  yüzyıllarca kimse verimli ovaya dokunmamış. Öyle bir yerleşmiş ki topografyaya, her köşesi, her açısı ayrı bir mekan doğurmuş. Değişen ve dönüşen kentte, her dönem külliyeler el ele vererek büyüme halkaları oluşturmuş ve birbirine eklemlenmiş. Hem kent sağlıklı büyümüş yıllarca, hem de insanları öyle bir bağlamış ki birbirine, sayısız kişiyi, kültürü çekmiş kendine.

Doğada yapılaşan alanlara, doğa selam durmuş. Toprak ile bütünleşmiş, ağaç ile yükselmiş. Bir minare, ağaçlar ile bu kadar bütünleşebilir mi? Çevresindeki her dal, her kıvrım selam durmuş yapılara… Öylesine aşkla işlenmiş ki, her köşe, her taş buram buram kokar olmuş.

Bir yerleşim ki, toplumu dokumuş… Hani çok meşhur ‘kamusal’ kavramı var ya, onu biçimlendirmiş; her alanını kültürün yeşermesi için kullanmış. “Çok işlevli yapı” kavramını kendi içine öyle bir yerleştirmiş ki, tüm canlılara kapısız duvarsız ortak mekan olmuş alanlar. Sadece inancı beslememiş, kamuyu beslemiş imaretler. Ne ışığı, ne malzemeyi, ne de insanı sıkıştırmış sınırlar, etiketler. Koca bir imparatorluğu doğurmak kolay mı? Kolay sanmış, yıllar sonra gelenler.

Hanlarının her köşesi davetkar bir şekilde tasarlanmış. Rüzgarın taşı oyması gibi doğal, içten bir ölçek tutturmuş kemerler. İçten dışa büyümüş; ortasına ibadet yerini asilce almış. Eteklerini hafifçe kaldırıp da usulca dokunmuş mescid avluya. Her canlı geçişine, bakışına, ışığın yapraklardan süzülüp yansımasına, ağacın kokusuna saygı duymuş. Baharı buyur etmiş içeri. Böyle bir biçemde şekillenen insanların da hoşgörülü, bilgin olması kadar doğal bir sonuç olabilir mi? Büyülü bir nazar, gösterişli bir kent yaratmaz mı? Ve bu kadar işlenmiş bir toplumsal yapıya, her bakışa yer veren oylumlara, özgün niteliklere sevgi oluşmaz mı?

Çağlar boyu gelen dönemlik misafirler, bu işleyiş mirasını özümseyip bir adım daha ilerletir mi? Yoksa kolaya kaçar da, ovayı binalı, binayı saygısız, insanı hoşgörüsüz, kamuyu cansız, dönüşümü niteliksiz mi yapar? Hangisi daha kolay; anlamak mı anlamamak mı?

BURSA’DAKİ TARİHİ YAPILAŞMALAR

Bursa’nın, Akdeniz, Karadeniz ve İç Anadolu iklimlerinin karışımı olan, çok uygun ve verimli bir iklimi vardır.
Kentteki yıllık yağış ortalaması 725mm’dir.
Verimli topraklar üzerindeki bu iklim, eski çağlardan beri insan yerleşmelerine uygun bir ortam yaratmıştır.
Bursa kenti Strabon’a göre M.Ö. 6.yy. ortasında kurulmuş. Kimilerine göre de, daha geç, 3.yy’dan sonra Anibal’ın önerisiyle kurulmuş. Bugün bilinen en eski izler Hisar Mahallesindeki (kaledeki); Roma, Bithynia, Bizans dönemlerinin izleridir.
Bursa’ya gerçek önemini veren, Erken Osmanlı Dönemi yapıtlarıdır. Bu yapıtlar fiziksel özelliklerinin ötesinde yepyeni bir kültür-yaşama biçimi bireşiminin ilk aşamaları olmalarıyla da önemlidir. Osmanlılar, 1326 da Bursa’yı alıp, hemen o yıl yapılarını kurmaya başlamışlardır. Bu ilk dönem, imparatorluğun örgütlenme süresi sayılır. Bu sürede Osmanlılar, yaşama ve yönetim biçimini, kurumlarını belirlemekle ve tanımlamakla uğraşmışlardır. Bunlar yeni bir bireşimin (sentezin) tanımlarıdır. Bu tanımlardan yepyeni yapı izlencelerinin gerektirdiği yeni çözümler, yeni yapılar gerçekleştirilmiştir. Bu yapıtlar, İstanbul’da görülen olgunluk çağının klasik Osmanlı yapıtlarının başlangıçlarıdır.
Bu örgütlenme döneminde yapılan yapıların, çağlarına göre, en önemli ve ortak yönleri kamu yararına ya da doğrudan kamu yapıları olmalarıdır. Yeni yönetim, kendini halka, gösteriş yapıları ile değil, onlara hizmet getirerek kanıtlamağa çalışmaktadır.
Bursa Osmanlı yapıtlarını incelerken bu sosyal ve kültürel olgunun da göz önünde bulundurulması gerekir.

ÇOK İŞLEVLİ YAPILAR: SOSYAL-KÜLTÜREL ÖZEKLER, “ZAVİYELİ CAMİ”LER, ORHAN CAMİSİ

14.yy Osmanlı mimarlığı kimi yapı türleri yaratmıştır. Bunların başında, gerçekte birer sosyal-kültürel özek (merkez) olan çok işlevli yapı türü gelir. Bu tür yapılara “Zaviyeli Cami” denilegelmiştir. Oysa bunlar bir oylumları namaz kılma yeri olarak kullanılsada, kent konuklarının ağırlanma yeri, “kadı”nın iş yeri, ayanın-eşrafın  toplanma yeri, okul gibi işlevleri de gören yapılardır.
Toplumun yeniden düzenlenmekte olan sosyal örgütlenmesini yansıtırlar.
Bu yapılar baş aşağı duran “T”ye benzeyen plan düzenlemesinden ötürü, uzmanlık dilinde “ters T” tasarlı yapılar olarak isimlendirilirler.
Bu tür yapılarda özel bir bölümde kadı görev yapardı. Konukevi (tabhane) bölümünde, örneğin kente gelen bilginler ağırlanırdı. Onlara burada konuşmalar, söyleşiler yaptırılır, dersler verdirilirdi.
Üstü en yüksek kubbeyle örtülü, şadırvanla ve çatı feneri ile (ışık almak için) belirlenen orta bölüm çok amaçlı oylumdur. Burada ders, söyleşi, konuşma yapılır, namaz da kılınırdı. Buradan ayakkabılar çıkarılarak örneğin iki basamakla kadının çalıştığı bölüme geçilirdi. Buranın karşı bölümünde de ayan (yörenin ileri gelenleri) toplanırdı.
Kısacası bu tür yapılar bir bakıma toplum yönetiminin özekleridir. Bu yapıların çevresi konutlardır. Kent büyüdükçe yeni bir sosyal kültürel özek yapılmıştır. Böylece herkes yürüyüş uzaklığında bir özeğe ulaşabilmiştir. Her yeni özek de bu yapılar gelişmiştir. Hüdavendigar’da okul ikinci kattadır. Hüdavendigar’da okul ikinci kattadır. Oysa Muradiye’de Yeşil’de ayrı birer yapıdır.
Bursa Orhan İmareti
Bursa Orhan İmareti

BURSA ULU CAMİSİ

Bursa Ulu Camisi, Batı Anadolu’nun en olgun Ulu Camisidir. Yapıyı, Yıldırım Beyazıd (1396-1399) yaptırmıştır.
Biçem olarak Selçuklu yapı geleneğini sürdürür. Ancak Selçuklularda bunca geniş alana yayılmış cami yoktur. Yapının yapım yılını öğrenebildiğimiz sağlıklı kanıt, ahşap minberdir. Burada Murad Han oğlu Beyazıd Han tarafından 1399 yılında yaptırıldığı yazılıdır.

Ulu Caminin bir başka özelliği, İslami geçmişimizde ilk kez görülen 2 kapılı, iki yollu minaresidir. Bu biçim daha sonra 3 yollu olarak Edirne Üç Şerefeli Camisinde uygulanmıştır. Yapının bir başka özelliği kolay dağılımı sağlayan yan kapılardır.

Bursa Ulu Cami Planı
Bursa Ulu Cami Planı

HÜDAVENDİGAR KÜLLİYESİ

I. Murad’ın yaptırdığı külliyenin yapımına 1340’da başlanmıştır.
Üst kattaki medrese odalarıyla 2 katlı ana yapı, külliyenin en ilginç yapısıdır. Bu plan çözümü Osmanlı mimarlığında bir daha hiç kullanılmamış, tek örnek olarak kalmıştır. Yapıda Bizans yapılarından toplanmış sütunlar (dizekler), sütun başlıkları, söveler kullanılmıştır.
Türbeyi, Yıldırım Beyazıd yaptırmıştır. İmaret yapısı da 1906 yılında gördüğü onarımla değişikliğe uğratılmıştır.

Bursa Hüdavendigar Külliyesi
Bursa Hüdavendigar Külliyesi

MURADİYE KÜLLİYESİ

II.Murad, 1425-26 yılları arasında yaptırmıştır. Kubbeli iki kanattan oluşan tasarıyla çok işlevli sosyal-kültürel yapılar kümesine giren yapıtın, kuzey cephesinin her iki köşesinde birer konuk oylumu (tabhane) odası yer alır.
Medrese, ana yapının sağ yanındadır. Bugün Verem Savaş Dispanseri olarak kullanılmaktadır. Külliyeye çeşitli dönemlerde çok sayıda türbe eklenmiştir.

Bursa Muradiye Külliyesi
Bursa Muradiye Külliyesi

YEŞİL KÜLLİYE

Bursa’da Çelebi Sultan Mehmed’in 1419-1424 yılları arasında Hacı İvez Paşa’ya yaptırdığı yapılar topluluğu, Osmanlı mimarlığının en ünlü ve en önemli yapıtlarından biridir. Bir varsayıma göre Sultan’ın geldiğinde kalması için düşünülen bir özel daire ile ocaklı konuk (tabhane) odaları, kubbeyle örtülü havuzlu bir orta sofa çevresinde 3 eyvandan meydana gelen bu yapıda, 13. Yy. Anadolu medreselerinde beşik tonozla örtülü olarak gördüğümüz eyvanlar, kubbe ile örtülmüştür. Örtünün egemen ögesi olarak kubbe kullanılması, orta oylumun çevresindeki eyvan alanlarının kare oylumlar oluşan bir düzeni egemen kılmıştır.
Yapı bu özelliklerinin yanı sıra yapım yöntemi alanlarında da, sanat alanında da üstün düzeye ulaşmıştır. Yarım kalmış mermer kaplı girişte, eskinin Taçkapı geleneği sürmektedir. Burada dinamik desenli bir “rumi” süsleme vardır. Yapının çini duvar kaplamaları ve çini kaplı mihrap, teknik açıdan yüksek düzeye tanıklık ederler.

Bursa Yeşil Külliye
Bursa Yeşil Külliye

HANLAR BÖLGESİ
HAN – ÇARŞI

Bursa, Osmanlı Devleti’nin önemli tecim özeklerinden biriydi. Bursa hanları XIV. Ve XV. yy.larda yapılmıştır.
Tecim (ticaret) amacıyla kurulan bu hanlar, genelde iki katlıdır. Odalar üst kattadır. Alt katları depodur. Odalar avlu çevresindeki revaklı geçitlere açılır. Gelişmiş
hanlarda ayrıca ahır da bulunur (Koza Han’ında olduğu gibi). Çoğu kesme taş ve tuğladan yapılmıştır. Kimilerinde, avlu ortasında köşk mescitler vardır.

Bursa Hanlar Bölgesi
Bursa Hanlar Bölgesi

Son yıllardaki yapılaşmalara baktığımızda, yıllardır kentte birikmiş olan kültür, tarih, coğrafya ve mimari birlikteliklerindeki derinliği görebiliyor muyuz?

Toki'nin Bursa Kentine Tokatı, Fotoğraf: Erdal Yavuzak
Toki’nin Bursa Kentine Tokatı, Fotoğraf: Erdal Yavuzak

Kentin yüzyıllardır türettiği bunca güzelliği yaşayıp da hissedince, inanın ki anlamak ve sürdürmek çok daha kolay… Hep sevgiyle, hep yeşil kal Bursa…

Bursa’daki Tarihi Yapılaşmalar/ Çizimler ve Bilgiler: Cengiz Bektaş, Mimarlık İşliği arşivinden

Fotoğraflar: Merve Akdağ Öner

* Kaynaklar belirtilerek paylaşılabilir.


[one_half] [align type=”left”]merveakdagoner[/align] Yazan; Merve Akdağ Öner
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu, Şehrine Ses Ver Kurucusu

 
 
Kategoriler
gezi

“Biz Burada Yazın Gelen Turistleri Sevmeyiz”

Avrupa’daki altı mikrodevletten biri; Vatikan, Monako, ve San Marino’dan sonra yüzölçümü ile dördüncü sırada olan: Google’da arama yapmadan ismini zor yazacağımız için, bu yazıda “Lihtenştayn” diye bahsedeceğimiz mini mini bir ülke: Fürstentum Liechtenstein.

6_Liechtenstein_Kaynak zakharoffart.ru
Liechtenstein_Kaynak zakharoffart.ru
1_AlabildigineLihtenstayn_UgurCeylan
Göz alabildiğine Lihtenstayn (Fotoğraf: UgurCeylan)

Futbolla arası iyi olanlar belki Avrupa liglerinden ismini duymuştur bu minik ülkenin. Futbol takımında yer alan isimlerin esas mesleklerinin postacılık, kasaplık, marangozluk olduğu efsanesi dilden dile dolaşır.

Biz ise, üç arkadaş olarak arabayla 10 günde 4800 kilometre yaptığımız bir turda tanışma fırsatı bulduk Lihtenştayn ile. Rotamızdaki dokuz ülke arasında en merak ettiğimiz yer burası idi, ilk defa bu kadar küçük bir ülkeye ayak basacaktık.

Gezi rotamızda yalnızca gidilecek ülkeler ve uğramak istediğimiz birkaç spesifik nokta belliydi, bunlar dışında ne otel rezervasyonu yapmıştık ne de görülecek yerler listesi. Viyana’dan arabayı kiralayıp Mauthausen toplama kampını ve Linz’i gezdiğimiz ilk günün akşamında, aklımızda Lihtenştayn’da bir hostelde kalmak vardı. Karanlık dağların arasında ilerleyerek ülkeye vardığımızda, Avusturya plakalı bir araçta olmamızın da etkisi ile bir kafa selamı ile sınırdan geçtik. Benim için sonrası karanlık, derin bir uykuya dalmışım…

Uyandığımda Lihtenştayn’ın bomboş sokaklarında 140 km. hızla yol alıyorduk. Direksiyondaki arkadaşımın neden sinirlendiğini duyunca inanamadım: Yaz mevsiminde olduğumuz için açık otel, hostel veya pansiyon yokmuş, son iki saattir sormadık yer, çalmadık kapı bırakmamışız ama yalnızca kayak sezonunda hizmet veriyorlarmış. Durum komik olmakla beraber, gezimizin ilk gününde kafamızı yastığa koyamama ihtimali bizi biraz üzmüştü. Sokakta yol soracak insan da olmadığı için, birtakım tabelaları takip ederek 5 yıldızlı bir otelin kapısına vardık. Kişi başı 600 Euro nereden baksak bizim 10 günlük otel bütçemizin iki-üç katıydı. Ama neyse ki insaflı resepsiyonist bize “açık olabilecek” bir hostelin adresini verdi. Saat 03.00’ı geçmişti…

4_VaduzKalesiOzelMulkturGirilmez_Pinar
Vaduz Kalesi Özel Mülktür Girilmez (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Gezimiz boyunca hiç yanılmayacak olan navigasyonumuz bizi arabanın boyunu aşan yükseklikte ot bitmiş toprak bir yola sokunca, resepsiyonistin insafından şüphelenmedik değil… Yine de bu yolu takip ettik; ancak yol ormanın dibindeki bir uçurumun kenarında son buldu! Bu noktada artık direksiyon değişimi yapıldığı sırada, ayı saldırısı korkusu ile bir arkadaş sakat ayağı ile inanılmaz bir hızla arabanın etrafından koşarken, diğer arkadaş da arabadan inmeden yan koltuğa atlama yöntemine başvurdu. Saat 5:00’ı bulmuştu, yol üstünde son gördüğümüz otelde de “ 1 saat sonra gelin o zaman açıyoruz,” diyen yaşlı amca bizim için son nokta oldu. Gecemiz, Avusturya’ya dönerek sınıra en yakın benzin istasyonu tesisinin otoparkında, arabada uyuyarak son buldu.

Gezimizin ikinci gününde gözlerimizi temiz dağ havası ile açtığımızda muhteşem manzarayı görebildik. Hava ışıl ışıldı, benzin istasyonunun yanındaki şık tesisteki güzel kahvaltı ve kahvenin ardından Lihtenştayn’a ikinci kez girmeye hazırdık!

Sınır polisleri bu kez arabamızı durdurup pasaportlarımızı istedi. Avusturya plakalı bir araçtaki bir Türk, bir Macar ve bir Amerikan pasaportuna sahip üç Türkiye vatandaşı olarak, pasaportları memura uzatırken arkadaşım “Gece ülkenizi birbirine kattık haberiniz yok,” diyordu, Türkçe konuşarak tabii.

3_VaduzKalesi_UgurCeylan
Vaduz Kalesi (Fotoğraf: Ugur Ceylan)
2_LihtenstaynAvusturyaSiniri_KaynakPanoramio
Lihtenstayn Avusturya Sınırı_Kaynak Panoramio

Yol planımıza göre Lihtenştayn’ı görüp, fazla vakit kaybetmeden İsviçre’ye geçecektik.  160 kilometrekarelik ülkede baştan başa ilerlerken, farkında olmadan birkaç şehir geçmişiz. Derken, ülkenin başkenti Vaduz’daki bildiğimiz en ünlü yer olan Vaduz Kalesi’ne ulaştık. Bu noktada ikinci kez hevesimiz kursağımızda kaldı: Girişteki tabelada “private” (özel mülk) yazıyordu. İnanmak istemeyerek güvenlikçiye sorunca öğrendik. Kalede prens yaşıyormuş… Tek çaremiz şatonun önünde fotoğraf çektirerek, kıvrıla kıvrıla Alpler’e tırmanan yolu takip etmek oldu. Bir süre sonra İsviçre’ye geçip geçmediğimizi, geçiş anını nasıl kaçırdığımızı tartışmaya başlamıştık. Dağ yolunda galiba sınır kapısı yoktu…

5_RenVadisiveAlpler_Pinar
Ren Vadisi ve Alpler (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)
GozAlabildigineLihtenstayn_UgurCeylan
Göz Alabildiğine Lihtenstayn (Fotoğraf: Ugur Ceylan)

Kısa süre ayırdığımız için biz Lihtenştayn’ın sadece havasını koklayabildik, ama bir dahaki sefere mutlaka kayak sezonunda yolumuzu buraya düşürmeye karar verdik. Havalimanına sahip olmadığı için, en kolay ulaşım İsviçre’nin Zürih kentinden sağlanabilen ülkenin görülecek yerleri arasında Kunst Sanat Müzesi ve Vaduz Katedrali yer alıyor ve Alp mimarlığının tipik örneklerini barındırıyor.


[one_half] [align type=”left”]pinar_koyuncu[/align] Yazan Pınar Koyuncu:

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu