Kategoriler
Uncategorized

ÖZGÜRLÜK YOLU

İnsanın kendi saf varlığı her zaman bir mekan ve bir zaman aralığı tarifler.Çünkü her insan kendi kişisel tinini kendinde barındırır ve bu özel tin de bedene ait spesifik bir zaman ve mekan tarifler. Bu ikisi arasında liminal bir aralıktavar olan insan tam da bu aralıkta iyi ve kötüanılarını oluşturmaya başlar. Bedenin bu özelliği ‘yer’i ‘mekan’a dönüştürür.

Tarih boyunca zihin arketipsel kalıtımı ile gelişir. Zihnin aşırı gelişmesiyle zihin liminal bir aralıkta durduğunu kavramaya başlar ve diğer zihinle arasındaki hiyerarşiyi kaldırmak için Doktor Faust[1]örneğini kabul eder.Artık onun için ruhun takas edilmesi şart haline gelmiştir. Bunu gerçekleştirmek adınamakineler (bilgisayar, telefon, radyo…) tasarlamaya başlar ve bu makineler kendilerine özel ‘mekân’lar yaratırlar.İnsan bu yaratılan ve tariflenmeyen ucu açık sonsuz evrene ‘Sanal Dünya’adını verir. Bu dünya ‘Fiziksel Dünya’ ile paralel bir konumda kendini yerleştirir. Geleceğin ve geçmişin tanımsız olduğunu bilen zihin, sanal dünya aracılığı ile geleceği kontrol etmek için geçmişi hakimiyet altına almak ister. Böylece insanlar ‘Sanal Dünya’ya Facebook, Twitter vs. aracılığıyla erişirler ve anıları ile düşüncelerini (zihinlerini) buraya akıtırlar. Böylece geçmiş zamanda gerçekleştirdiğimiz anı takaslarıyla ruh kendini yeniler ve kendisine yepyeni bir gelecek yaratır.

İnsan kendi yarattığı ‘Sanal Dünya’ ile ‘Tanrı’ edimi olan ‘Fiziksel Dünya’ya başkaldırır. Bu başkaldırma ‘Sanal Dünya’yı algılama aracımız olan imge[2] ile meydana gelir.

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat
Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Bu çatışma paralel evrenlerin içiçe geçmesi sonucu bir patlamaya dönüşebilir.  Bu bağlamda ‘Sanal Dünya’ ile ‘Fiziksel Dünya’nın üst üste binmesi sonucu patlak veren ‘Gezi Parkı Direnişi’ üzerine bir inceleme:

 

Gerilim – Kırılma – Patlama – Uyanma – Farkındalık – Diyalog

 

Sahne 1 | Gerilim

 

İstanbul tamamen gerilim üzerine kurulu bir şehir. Bu gerilim günün her saatinde, bütün mekanlarda varlığını öyle ya da böyle korumakta. Gerilim bazı durumlarda güzel bir şeydir ancak kentliye zarar vermediği müddetçe. Fakat gözlenmektedir ki bu gerilim sadece fiziksel dokuda değil sosyal dokuda da mevcuttur. Bu yüzden çok tehlikelidir.

“Bedensel yakınlık ve mekan darlığı zihinsel mesafeyi daha da görünür kılar”[3]

 

Peki bu gerilimi yaratan nedir ve kimdir?

 

Gerilim farklı ideolojilerin ve bu ideolojilerin yansıdığı mekânların savaşından doğar.  Tek bir ‘yer’ vardır, iki farklı görüş. Biri diğerinin başına tencere vurarak kendi ideolojisini kabul ettirme peşindedir.Her iki tarafında silahı;‘mekân’dır.

 

Her iki görüş kendi yöntemleriyle toplumsal istikrarsızlığı ve kişisel yetersizliği yok etmek ister. Her zaman için geride ya da dışarıda bırakılan bir kesim olur. Birey tek başına var olamaz. Her zaman ve her yerde bir grubu temsil eder. ‘Biri’‘diğerini’ mason olarak suçlarken;‘diğeri’‘birini’ mason olarak suçlar.  Buradan sadece bir sonuç çıkar; ikisi de aslında aynı kişidir.

 

Dışarıda bırakılanın bir cemaate mensup hissetme ihtiyacı yüzünden kentte farklı cemaatler ve gruplar oluşmaya başlar.Bölünmeler ve kavgalar başlar. Toplum kaosa sürüklenir.

 

Sahne 2 |Kırılma

 

Gerilimin sonunda bir kırılma meydana gelir.Artık farklı gruplar farklı meydanlarda kendini görünür kılmaya başlar. Bunun en büyük destekçisi sözde demokrasiyi savunanlardır. Demokrasi ancak ‘bir’ grubun elindedir ve ona sahip olan diğer grubu yönetir. ‘Diğeri’‘birinin’ yavaş yavaş bütün haklarını ele geçirmek ister, çünkü ‘diğeri’ azla yetinendir. Ancak iş insan haklarına gelince bıçak kemiğe dayanır ve kırılma ile oluşan yarıkta patlama meydana gelir.

 

“Bir insanın özgür olabilmesi için başkaları tarafından görülmesi gerekir. Başkaları tarafından görülebilmesi için de bir mekân gerekir.” (Hannah Arendt)[4]

 

Sahne 3 | Patlama

 

“Küresel Kent”[5]artık tehlike altındadır. İnsanlar bulunduğu ‘yer’lere anlam yüklemeye hazırdırlar. Bunun için her günkullandıkları sözde kamusal alanlar olan plaza ve AVM’leri değil, parkları, meydanları ve sokakları kullanacaklardır. Bu ‘yer’leri evleri olarak benimserler. Patlama ancak ‘yer’in sahiplenilmesi sonucu ‘mekân’a dönüşmesi ile gerçekleşebilir. On binlerce insan birbiriyle buluşarak omuz omuza vermek için aynı‘yer’e yürürler. Büyü burada başlar. Beden mekanda mutasyona uğrar. O artık pasiflikten aktifliğe geçmiştir ve anlamıştır ki yalnız değildir. Evet kabul etmelidir ki marjinaldir ama ancak böyle ‘yeni’yi müjdeleyebilir.

 

“Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz…”[6]

 

Sahne 4 | Uyanma + Farkındalık

 

Patlama bireyi uyandırır.  Sadece kendisini düşünmemeye başlar, olaylarıbüyük çerçevede analiz etmeye eğilim gösterir. Bu bireyde farkındalığa yol açar.

 

MONOLOG I: ARAFTAN KURTULUŞ

 

Kendimizi nerede ve nasıl konumlandırıyoruz? Kavramlara neden yeni anlamlar yükleyerek varlığımızı anlamlandırma çabası içindeyiz.

 

Biz ne Batılıyız, ne de Doğuluyuz. Bunu kabul et. Tam da bu iki kutup arasında salınan bir boşluğun içindeyiz. Mekânı ‘boşluk’ olarak nitelendiriyorum çünkü şu ana kadar bu boşluğu tariflemek için hiç kimse ortaya çıkmadı.Tanpınarişte tamda böyle bir boşlukta bulunduğumuz için bizimle dalga geçer[7].

 

Peki bu boşluğu doldurup bu iki kutup arasında köprü, engel ya da bir tampon bölge olmaktan nasıl çıkarız? Bu iki kutbu varlığımızla nasıl eritiriz?

 

Tarihimize ve sosyal alışkanlıklarımıza dönerek. Bedensel dilimizde yatan kültürel kodları tarifleyerek ve yeniden yaşatarak.

 

Kültürel kodlarımızın temeli nedir ve nasıl tariflenir?

 

Kültürel kodlarımızı anlamak için aslında çok da uzak olmadığımızı zannettiğimiz ama epey uzak olduğumuz terkedilmiş olan kırsal yerleşmelerimize bakmamız gereklidir. Çünkü buralar az da olsa modern yaşamın değmediği noktalardır. Yaşadığımızkentler Batılı kentler, sorun işte tam da burada ortaya çıkıyor. Organik olarak gelişmiş bir kent tanımımız hala yok. İmece usulü yaşamak bizim bir hayat biçimimiz. İstanbul’u bu gerilimden çıkartıp bedenleri aynı mekanda bir amaç doğrultusundatoplamak ancak yeni bir kent tahayyüllü içerisinde var olabilir. Bunun içinde geleceğe değil, geçmişe bakarak geleceği kurgulamamız gereklidir. Zehir ile panzehir aynı yerde aranmalıdır. Köyün homojenize olan yapısını ancak kent meydanını kültürel kodlarımıza göre yeniden tarifleyerek var edebiliriz ve bu homojen yapıyı kentte heterojen yapıya dönüştürebiliriz.

Sanal ve fiziksel dünyaların birleşiminden oluşan bir imece kültürü kendini nerede ve nasıl konumlandırır?

 

Artık kabul etmeliyiz ki sanal dünya fiziksel dünyaya baskın bir duruma geçmeye başladı. Ancak bu sanal dünyanın fiziksel dünyayı tehdit ettiği anlamına gelmez. Kent hayatındaki imece bu iki dünyayı birleştirerek var olur ve böylece batılının interaktif park adını verdiği mekânların üst noktasında kendini konumlandırır. Aynı Gezi Parkı gibi… Sosyal ilişkiler ağında süreklilik sağlanarak mekanda süreklilik sağlanır.

 

MONOLOG II: ZAMAN VE MEKÂNBAĞLAMINDA İSTANBUL ÜZERİNE BİRKAÇ TESPİT

 

0.0 |Mitik görsel imgelerden kurtulmamız gereklidir. Zehrin panzehiri de yine aynı kaynakta aranmalıdır. Yani mimarlık yoluyla aranan totaliter güç yine mimarlık ile kırılabilir…

0.1 |Bütün iktidarlar kendilerini görsel bir tahayyülle var edip görünürlük kazanabilirler. Peki bu görsellik ortadan kalkarsa nasıl bir mimarlık bizi beklemektedir?

0.2 |Bir şehir temizlenerek manevi bütünlüğü sağlanamaz. Gettolar, bedenlerin tecrit edilmesi yoluyla ortaya çıkarlar ve bu tecrit sonrası merkezden uzaklaşan “kirli”[8]bedenler merkezi güçlendirmekten öte gerilimi hat safhaya çıkartırlar.

0.3 |Menderes döneminde olduğu gibi “saydam” bir özgürlük alanı ve ulaşımla şehrin farklı noktalarını birbirine bağlama düşüncesi çağ dışıdır ve kent merkezinde hissizliğe ve duygusuzluğa yol açar. Bu yolla kent daha rahat yönetilmek istenmiştir ancak unutulmamalıdır ki yıkım aynı zamanda bir inşadır.

0.4 |Modern bireysel imge kent merkezinde yalnızlığa ve pasifliğe yol açar.

0.5 |Mekânda eğer bir beden başka bir beden üzerinde üstünlük sağlamaya çalışıyorsa, bu bedenin çatlaklarından direniş anları ortaya çıkar.

0.6 |Tarih boyunca evrimleşerek günümüze gelen beden; huzursuz bedendir.

0.7|Haz ve bedensel pasiflik bizi kendi içimize döndürür.

0.8|‘Yer’, insan bedeni (tinin zaman ve mekan arasında bulunma özelliği) ile doldurulduğunda ‘mekân’a dönüşür.

0.9|Beden hiçbir şekilde kendini boş bir mekânda sergileyemez. Gerçek kamusal bir mekânhiç bir zaman bir ideoloji tarafından tariflenemez.

1.0|Değişim bireyde başlar ve mekânüzerinden tariflenir. Değişen beden mekânıdeğiştirir ve en son olarak da var olan düzeni…

1.1|Gerçekten çok kültürlü nasıl olunabilir?Çok kültürlü toplumlar aslında çok homojenize toplumlardır. Her bireye belli bir mekân tariflenir. Mahalleler gettolara dönüşür. Mahalle kavramını yıkarsak da bireysel yalnızlık ve pasifize olan beden ortaya çıkar. Tam da bu ikisi arasında konumlanan bir mekân nasıl ve nerede meydana gelir?

1.2|Yer’i silerseniz, acıyı da silerseniz[9] ama aynı zamanda kendi varlığınızı da silmiş olursunuz.

1.3|Duyarlılık farkındalıkla meydana gelir. Uykudan uyanmamız için bedenimiz ve kendi benliğimizin kusursuz olmadığını kabul edip ilerlemeye ihtiyacımız var. Bütünlük arzusundan kurtulan beden varlığını bozguna uğramış hisseder. Boşluğa düşen beden tam da bu noktada diğer bedene olan saygısı artar ve ‘diğer’inekarşıduyarsızlıktançıkıp empati yoluna girilebilir.

1.4|Mekânı sahiplenerek kusursuz olmadığını anlayan beden diğeriyle iletişime geçer. Bunun sonucunda diyalog ortaya çıkar.

1.5|Çağımız artık anarşi çağıdır. Belli bir gruba bağlı olmadan fikirlerini özgürce temsil etmekten kaçınmayan bireylerin çağıdır. Artık kendi benliğini belli bir düzenin varlığıyla aramayan bedenlerin çağıdır. Dünyadakibütün insanların edimleri absürttür. Kusurluluğumuzu duyarsızlığımızla örtme çağı hiç değildir, tam tersine kusursuzluğumuzu başka insanlara empati beslememize yarayan bir araç haline dönüştürme çağıdır.

 

Sahne 4 | Silkinme + Diyalog

 

Yaşanılan bu patlama bir çok şeyi tersine çevirir. Biri artık diğeriyle iletişime geçmeye başlamıştır. İki kutup olarak kendini konumlandıran kişiler aralarında kalan boş zemini doldurmaya başlar, çünkü köprü görevi gören medya fiziksel ortamda karşılaşan bedenlere hükmedemez.

 

Ve perde kapanır…

 

Talep edilen tek şeyin kendi benliğinin olmasıydı.

Büyük patlama ve silkinmenin ardından doğan yeni dünya da sahiplenme ve sahiplenilme yoktu.

Bireysel özgürlüklerden başka hiçbir şey…

Kızgınlık, haksızlığa uğramışlık hissi, koşulsuz yaşama isteği…

Bu keskin ve güçlü duygular ekonomiyi hep uzakta tutacaktı…

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat
Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

[1] “Simyacı, maddede değişimler elde edebilmek için kendi ruhunu değişmez ve altın gibi saf kılmaya çalışan kişidir; ama bir de Doktor Faust örneği var, o simyacılık kuralını altüst eder, ruhu değiş tokuş edilebilecek bir nesneye dönüştürür ve böylece doğanın bozulmadan kalacağını, artık altını aramaya gerek kalmayacağını, çünkü bütün elementlerin ayni derecede değerli, dünyanın altın, altının ise dünya olacağını umar.” Bkz. Calvino, Italo, 2007, Kesişen Yazgılar Şatosu, (çev.) Semin Sayıt, Yapi Kredi Yayınları, İstanbul.

[2]“Bir imge, yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünümdür. İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan –birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- kopmuş ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar.” Bkz. Berger, John, 2013, Görme Biçimleri, (çev.) Yurdanur Salman, Metis Yayınları, İstanbul, s.10.

[3]Georg, Simmel, 2013, “Metropol ve Zihinsel Hayat”, Metropol Yeşili: Teorik ve Fotografik Mikrogözlemler, (ed.) Uğur Tanyeli, Bülent Erkmen, (çev.) Tuncay Birkan, Akın Nalça Kitapları, İstanbul, s.90.

[4]Aktarma yapan Erdemci, Fulya, 2013, Ekim, “Barbar Kent”, XXI, 123,33.

[5]Sassen, Saskia, 2012, Nisan, “Küresel Kentin Sahibi Kim?”, XXI, 108,25.

[6]“Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz…Yeni bir şeyler yapmaya çağrılıyoruz, ayak basılmamış bir toprakla yüzleşmeye, kimsenin gidip de bize yol göstermek için dönmediği bir ormana dalmaya çağrılıyoruz. Bu, varoluşçuların hiçliğin kaygısı dedikleri şey. Geleceğe doğru yaşamak bilinmeyene sıçramak demektir; bu da, halihazırda emsali olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesareti gerektirir.” Bkz. May, Rollo, 2010, Yaratma Cesareti, (çev.) Alper Oysal, Metis Yayınları, İstanbul, ss.39-40.

[7]Tanpınar, Ahmet. H., 2005, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergah Yayınları, İstanbul.

[8]Richard, Sennet, 2011, Ten ve Taş, (çev.) Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, s.204.

[9]Richard, Sennet, 2011, Ten ve Taş, (çev.) Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, s.338.

 


[one_half] [align type=”left”] onur karadeniz [/align] Yazan Onur Karadeniz:

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğrencisi
“Uzlaşma/Çatışma Zemini Olarak Mekan/ Yer” Mimarlıkta Eleştirel Okumalar – 5 Üniversite Öğrencileri Metin Yarışması Ödüllü yazısıdır.
 

Kategoriler
gezi

Kapkaranlık İstanbul’da Kısa Bİr Yolculuk

Gözlerimi kocaman açıyorum. Çok karanlık. Kapatıyorum. Olmuyor. Yine açıyorum; karanlığın geçici olacağını kendime hatırlatarak… Yine de biraz endişe hissettiğimi kendime itiraf etmiyorum.

Geçtiğimiz hafta bitirmiştim Jose Saramago’nun Körlük kitabını. Dünyadaki tüm insanların bulaşıcı bir hastalık nedeniyle bir anda kör olmaya başlamasını anlatan kitapta, insanlar başlarına geleni “bembeyaz, engin bir süt denizine dalmışçasına” bir körlük olarak tarif ediyordu.

Burası ise simsiyah bir körlük… Katran denizine dalmışçasına…

Karanlıkta dialog
“Karanlıkta Diyalog” sergisindeyim. Yaklaşık 1,5 saatlik bir süre boyunca karanlıktan başka bir şey görmeyeceğim; oldukça kısa bir süre, ama bir ara sergiden çıkmak isteğimi zar zor bastırıyorum. Merak yine diğer duygularımın önüne geçiyor; neler olacağını çok merak ediyorum…
Sergiye 8’er kişilik gruplarla ve rehber eşliğinde giriliyor, biz zaten 5 arkadaşız. Ekibimizde yer alan diğer 3 kişi de birbirini tanıyor. Girişte değneklerimizi alıyoruz ve kısaca bilgilendiriliyoruz, sonra da rehberimiz ile buluşmak için dönemeçli bir koridordan tek sıra halinde geçiyoruz. Rehberin sesini duyduğumuz ilk an bizi çok rahatlatıyor. Onun görmeme konusunda bir ömürlük tecrübesi var, biz ise farklı bir deneyim yaşamak ve bu deneyim ile bir kentte yaşamanın zorluklarını anlamak isteyen meraklılarız.

Rehberimiz isimlerimizi hemen öğreniyor, çok kısa sürede sesimizden ve boyumuzdan bizi tanımaya başlıyor (“Pınar, maşallah, 1.80’sin?!”), oldukça gürültülü olan grubumuzu kolaylıkla idare etmeyi başararak, oluşturulmuş olan kapkaranlık parkurda bizi gezdiriyor. Parkur İstanbul’u temsil ediyor, bir parkta geziniyoruz (evet bir zamanlar İstanbul’da parklar da varmış), sesleri duymaya konsantre oluyoruz, rüzgarın yönünü ve zeminin farklılaştığını hissetmeye çalışıyoruz, kaldırımdan inmekte acele eden arkadaşımızı rehberimizin dikkati sayesinde durduruyoruz. Sağ elimdeki değneği, tarif edildiği gibi tutuyorum. Sol elimi ise sürekli öne uzatmaktan kendimi bir türlü alıkoyamıyorum. İlk dakikalarda başarı ile tek sıra halinde yürüyen ekimizde ise zamanla kopukluklar olmaya başlıyor, her yönden farklı sesler duyuyorum ve sürekli başkaları ile karşılaşıp “sen kimsin?” diye sormak zorunda kalıyorum.

Toplu taşımada boş kalan yeri görmeden bulmamın imkanı olmayacaktı, rehberimiz hemen koltuğu “görüp” beni yerleştirdi. İstiklal’deki tramvay yolculuğu, etrafı izleyemeyince çok uzun geliyormuş, hiç aklıma gelmezdi. Allahtan Tünel’de değil de Galatasaray’da indik, daha uğramamız gereken başka yerler de vardı. Vapurda yine martı sesi dinledik, denizdeki dalgaları göremesek de midemizde hissettik. Kentteki zorlu maceramızı tamamlayıp da oturma odasına geçerken, her birimiz oturacak yer bulabilmek için birbirimize yardım ettik. Duvardaki Braille alfabesine (Körler alfabesi) dokunduk, ama çözmek biraz zaman alacaktı.

Parkurun sonuna geldiğimizde, bizi çıkışa yönlendiren koridor çok hafif bir şekilde ve gittikçe biraz daha artarak aydınlanmaya başladı. Yürüyüşümün bile değişmiş olduğunu o anda fark ettim; boşta kalan sol elimi bir süre önce indirmeyi başarmıştım, ama düşmemek için adımlarımı bu kadar temkinli attığımın farkında bile değildim.

Sergiye hafta içi gittiğimiz için son seansa katılmıştık, o nedenle rehberimiz sergide çalışan diğer iki arkadaşı ile beraber bizimle mekandan çıktı. Yüzüne uzun uzun baktım, sadece sesini duyarak hayal ettiğimden oldukça farklı bir yüzü vardı. Üç arkadaş yönlerini çok emin bir şekilde tayin ederek Gayrettepe metrosunun merdivenlerinde gözden kayboldular. Biz ise yaşadığımız deneyimin şaşkınlığıyla tabelalara bakarak bile hangi yöne gitmemiz gerektiğini zor anladık…
—-
Karanlıkta Diyalog, 1988’de Almanya’da Prof. Dr. Andreas Heinecke tarafından oluşturulup hayata geçirildi ve dünya üzerinde 130 kentte 7 milyondan fazla insan tarafından deneyimlendi. 2013 yılı sonundan itibaren İstanbul’da Gayrettepe Metro İstasyonu Sergi Alanı’nda “görülebilecek” olan sergi, her yaş grubundan bireyin duyularını ve farkındalığını geliştirebilecek bir çalışma. (www.dialogistanbul.com)


[one_half] [align type=”left”]pinar_koyuncu[/align] Yazan Pınar Koyuncu:

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu

Kategoriler
atölye gezi

GÜRE | DİSİPLİNLERARASI YAZ OKULU KATILIMCILARI

Güre | Disiplinlerarası Yaz Okulumuza katılım için 4 günde gelen birbirinden değerli 45 başvuru sahibine çok teşekkür ederiz.

Gelen başvurular arasından aşağıdaki katılımcılar seçilmiştir. Katılımcıların yaz okulu programına göre Cumartesi sabah Güre’de olmaları beklenmektedir.

Katılımcılar

  • Alper Hatinoğlu, Kocaeli Üniversitesi, Görsel İletişim Tasarımı, Fotoğrafçı, Mezun (Katılamıyor.)
  • Atilla Beksaç, Yıldız Teknik Üniversitesi (Güncel) , Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (Mezun-Mimari Koruma), Mimarlık, Öğrenci 4. Sınıf
  • Gürhan Bilget, Anadolu Üniversitesi, İç Mimarlık, Mezun
  • Mustafa Göze, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 3. Sınıf
  • Mert Baran Yaman, Trakya Üniversitesi, Mimarlık, 4. Sınıf
  • Mert Ceylan, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 4. Sınıf (Paris, Erasmus, Şehir ve Bölge Planlama)

Yedek katılımcılar

  • Umut Ülkü, Kocaeli Üni-AYÜ-MSGSÜ, Radyo,Sinema ve Tv – Yönetim ve Bilişim Sistemleri Lisans-Bilgisayar Ortamında Sanat ve Tasarım Yüksek lisans, Mezun (Katılamıyor)
  • M. Said Didin, Anadolu Üniversitesi, Mimarlık, 4.Sınıf (Katılamıyor.)
  • Uğur Latif Çelebi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 3. Sınıf

 

  • Deniz Uzunöner, İstanbul Üniversitesi, Sanat Tarihi, Mezun
  • Emine Kalay, Süleyman Demirel Üniversitesi, Mimarlık, 4. Sınıf (Katılamıyor.)
  • Gülşah Eker, İstanbul Teknik Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama, Mezun (Katılamıyor.)
  • Merve Kocamaz, Çukurova Üniversitesi, İç Mimarlık, 3. Sınıf (Katılamıyor.)
  • Sevcan Alkan, Yeditepe Üniversitesi, Grafik Tasarım & Mimarlık (Çift Ana Dal), Mezun
  • Yasemin Altunbulak, Yeditepe Üniversitesi, Sosyoloji, Mezun

Yedek Katılımcılar

  • Ezgi Gül, İstanbul Teknik Üniversitesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı, 4. Sınıf (Katılımcı listesine alındı.)
  • İlknur Şengören, Kocaeli Üniversitesi, İç Mimarlık, Mezun (Katılımcı listesine alındı.)

Güre’de aileleri ile ikamet edip katılacaklar;

  • Sümeyye Koca, Beykent Üniversitesi, Mimarlık, Mezun
  • Duygu Güroğlu, ODTÜ, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Mezun
  • Özge Tekçe,  MSGSÜ, Şehir ve Bölge Planlama, 3. Sınıf

* Ana listelerden katılamayacak olanlar veya soruları olanlar merve@sehrinesesver.com mail adresinden bize ulaşabilirler.

* Mail veya telefon ile bilgilendirme yapılacaktır. Lütfen kontrol ediniz.

Kategoriler
atölye gezi

GÜRE | DİSİPLİNLERARASI YAZ OKULU PROGRAMI

2014 Disiplinlerarası Yaz Okulu temamız  ESKİL ve ÇAĞCIL (ANTİK ve ÇAĞDAŞ) olarak belirlendi.

  • Antik kentler (Troya, Assos, Antandros, Bergama) ve dönemleri üzerine araştırma ve belgeleme,
  • Güre Köyü kuruluş ve yerleşim süreçlerinin incelenmesi,
  • Eskil kentler ve tasarımlar ışığında, günümüz kentinin ve tasarımlarının irdelenmesi,
  • Günümüzde neler yapılabilir, çalışmalar için nasıl bir yol haritası çizilebilir?

Gezilerin ve fikirlerin fotoğraf, eskiz, yazı, infografik, görselleştirme olarak belgelenmesi amaçlanmaktadır.

PROGRAM

1. GÜN  16 Ağustos Cumartesi

08.00 – 11.30  Ulaşım, Yerleşim

11.30 – 12.30  Yaz okulu düşünceleri ve amaç

Herkesin kendini tanıtması

İş paylaşımları

12.30 – 13.30  Öğle yemeği, dinlenme

13.30 – 16.00  Güre yürüyüşü

Çevrenin tanınması

Kavurmacılara çıkış

16.00 – 18.00  Çalışma yöntemi ve ortak dil oluşturma, Merve Öner

Belgeleme yöntemleri üzerine tartışma

18.00 – 19.00 Köyde gezi, serbest çalışma

19.00               Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

 

2. GÜN  17 Ağustos Pazar

08.00 – 08.45  Kahvaltı

08.45 – 09.45  Yürüyüş / Kızılkeçili Köyü

10.15               Troya’ya hareket

12.15 – 13.15  Kumanya ve dinlenme

13.15 – 16.15  Troya Gezisi

16.15 – 18.00  Güre’ye dönüş yolu

18.00 – 19.00  Serbest (Yüzme veya Güre’yi gezme)

19.30 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Kent ve Kültür” konuşması, Cengiz Bektaş

 

3. GÜN  18 Ağustos Pazartesi

08.00 – 08.45  Kahvaltı

08.45 – 09.45  Yürüyüş / Dere

10.15                Assos’a hareket

10.45 – 12.15  Assos gezisi

12.15 – 13.00  Öğle kumanyası

13.00 – 15.00  Serbest (Yüzme veya Ayvacık’ı gezme)

15.30 -16.00   Antandros gezisi

17.00 – 17.30  Güre’ye varış ve dinlenme

17.30 – 19.00  Serbest Çalışma

19.30 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Herkes için Kent” konuşması, Cengiz Bektaş

 

4. GÜN  19 Ağustos Salı

08.00 – 08.30  Kahvaltı

08.30- 09.15   Yürüyüş

09.30                Bergama’ya hareket

11.30 – 12.30   Bergama (Pergamon) gezisi

12.30 – 13.30  Öğle kumanyası ve dinlenme

13.30 – 16.00  Bergama (Pergamon) gezisi

16.00 – 18.00  Bergama – Güre dönüşü

18.00 – 19.00  Serbest Çalışma

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

 

5. GÜN  20 Ağustos Çarşamba

08.00 – 08.45  Yürüyüş / Pınarbaşı

08.45 – 09.30  Pınarbaşı’ında Kahvaltı

09.30 – 10.15  Güre Köyü’ne dönüş yürüyüşü

10.15 – 12.30 Çalışma

12.30 – 13.30 Öğle Yemeği

13.30 – 14.30 Dinlenme

14.30 – 15.30 “Zeytin” üzerine konuk paylaşımı

15.30 – 16.30 Köyün güncel ihtiyaçları üzerine tartışma

16.30 – 19.00 Çalışma

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Kereste” üzerine konuk paylaşımı

 

6. GÜN  21 Ağustos Perşembe

* Kaz Dağları Sarıkız Şenliklerine Katılım

12.30 – 13.30 Öğle Yemeği

* Kaz Dağları Sarıkız Şenliklerine Katılım

* Serbest Çalışma

17.00 – 18.30  Ekip çalışmalarının paylaşımları

Güncel durumda yapılabilecekler üzerine ekiplerin önerileri

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

Yaz okulları, yöntem ve gelişim süreci ile ilgili değerlendirmeler

 

7. GÜN  22 Ağustos Cuma

08.30 – 10.30 Toplu kahvaltı hazırlama ve kahvaltı

11.00 – 12.30 Toparlanma ve köyden ayrılış

 

Yaz Okuluna mimar, tasarımcı, iç mimar, peyzaj mimarı, sosyal bilimciler, toplum bilimcileri, mühendisler vb. tüm ilgililer davetlidir.

Katılım için başvurularınızı duyuru sayfamızdan yapabilirsiniz.

* Düzenleyici ekip programda değişiklik yapma hakkını saklı tutar.

şehrine ses ver _ yaz okulu1

 

 

Kategoriler
atölye gezi kent

GÜRE | DİSİPLİNLERARASI YAZ OKULU

İda (Kaz) Dağlarının eteğinde yöreyi ve insanı keşfe çıkıyoruz. Su sesinin ve zeytin kokusunun eksik olmadığı Güre Köyü’nde disiplinlerarası yaz okulu için sizleri davet ediyoruz. Köyü ve ihtiyaçlarını yerinde görüp tartışmak üzere, mimar ve yazar Cengiz Bektaş’ın kerpiç yaz okulunun konuğu olacağız. İş bölümü, yardımlaşma ve paylaşma ışığında güncel yaklaşımları yeniden değerlendireceğiz. Troya, Assos, Antandros, Bergama antik kentlerini gezerek kentleşmenin izini süreceğiz. Konuklarımızın paylaşımları ile zenginleşeceğiz. Tasarımlarımızda ve yaşantımızda alt yapı oluşturacak, Anadolu halkının özünü hatırlayacağız.

Bir hafta sürecek yaz okulumuza ilgilenecek olanları çağırıyoruz.

şehrine ses ver _ yaz okulu

Tarihler: 16 Ağustos – 22 Ağustos

Güre’ye Ulaşım: Güre’ye gidiş ve dönüş ulaşımları katılımcılara aittir. Aynı kentten gelen kişilerin iletişim kurarak beraber gelmeleri önerilmektedir.
Eskil (Antik) Kent Gezileri: Gezi masrafları ortak bütçe oluşturularak karşılanacaktır. “Müzekart” sahibi olunması önerilmektedir.
Sorumluluk Paylaşımı: Ortalık düzeni, mutfak, araç-gereç-kitap, zaman yönetimi, sağlık, seyir defteri, müzik sorumlulukları dönüşümlü olarak paylaşılacaktır. Sofralar ve yemekler iki kişilik, gene  dönüşümlü nöbet ekiplerince hazırlanacaktır.
Ortak Bütçe: Katılım bütçesi kişi başı 250 TL dir. Bütçe, genel ulaşım giderleri ve yemek masrafları için harcanacaktır. Harcamalardan kalan kısım köyün derneğine bağışlanacaktır.

Yaz okulu programını ilgili sayfamızdan inceleyebilirsiniz.

Katılım Koşulları:

  • Başvuruların aşağıdaki form doldurularak 12 Ağustos 2014’e kadar yapılması gerekmektedir.
  • Yaz okuluna, öğrenci veya mezuniyetinin üzerinden en fazla 3 sene geçmiş olan kişilerin,
  • Tasarım alanları, sosyal bilimler, sosyoloji, idari ve istatistiki bilimler, vb. çeşitli dallarda kendilerini geliştirmek isteyenlerin başvuruları beklenmektedir.
  • Katılımcıların, ekibin benzeri etkinliklerinde (atölyeler, forumlar, yaz okulları) faal rol alması beklenmektedir.
  • Şehrine Ses Ver atölyelerine katılmış kişiler başvuruda önceliklendirilecektir.
  • Yaz okulu ürünleri ortak akıl ürünü olup, her hakkı katılımcılarda ve Şehrine Ses Ver Disiplinlerarası Üretim’de saklıdır.
  • Katılımcı sayısı, kalacak yer dolayısı ile 6 kadın + 6 erkek ile sınırlıdır. Bu sayıya ek yapılırsa, oda içerisinde uyku tulumu kullanabilecek olduğunu belirtenler arasından ek katılımcı seçilecektir.

Katılımcıların Yanlarında Getirecekleri: Dizüstü bilgisayar, yazı / desen defteri, fotoğraf makinesi, katılımcılarla paylaşılacak bir kitap, cetvel veya metre, 1 takım çarşaf (bir alt,bir üst çarşaf ya da pike, kişisel havlu, terlik)

* Katılmadan önce; Güre, Cengiz Bektaş, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2013 kitabı okunmalıdır.

“Vermeğe çabalamak, bugünden bir tad, bir alaca…
Verebildiğimiz yanında aldığımız dev…
 
Türkü kavlimiz, gelip boğazımda düğüm düğüm durdu.
“Ne olmuş bize reis?”
Diye soruyordun; koca elini, avcunu, bir duvara koyup, öbür
elin sarkık, kırgın gibi…
Ne olmuş bu sokaklara, bu yaşamaklara?
Hani bu sokakların türküleri?”
                                     C. Bektaş / Bedri Rahmi Nakışlı Bir Deneme
 
Başvurularımız kapanmıştır.  Katılımcı listesi 13 Ağustos’ta yayınlanacaktır.