Kategoriler
araştırma

EĞİTİM VE MESLEK PRATİĞİNİN YARATICI ENTEGRASYONU “TASARLA-YAP-ÖĞREN”

Günümüzde yeni mezun mimar ve iç mimarların genellikle en büyük eksikliği yapım deneyimleri ve meslek pratiklerinin yalnızca şantiye stajları ile kısıtlı kalmasıdır. Bunun en önemli nedeni aslında bir bütün olarak uygulanması gereken tasarım ve yapım eylemlerinin eğitim aşamasında genellikle farklı süreçler olarak ele alınmasıdır. Bu araştırmanın amacı mimarlık eğitiminde tasarlama ve yapma eylemlerini tek bir süreç olarak ele alan ve mesleki literatürde “tasarla-yap” (design-build), “inşa ederek öğrenme” (learning by building), “birebir yaparak öğrenme” (1/1 learning) gibi çeşitli adlarla anılan yaklaşımı örnekler yardımı ile incelemektir. Bu bağlamda, çalışmada öncelikle bu yaklaşım ve  pedagojik özellikleri araştırılmış ve bu yaklaşımı uygulayan okullar ve bu deneyimleri yaklaşımın öğrencilere katkılarını değerlendirmek amacıyla incelenmiştir.

Tarihsel süreç içinde mimarlık ve tasarım eğitimi birçok farklı yaklaşıma paralel olarak yürütülmüştür. Bu yaklaşımlarda, özde aynı olan ve öğrencilere verilmesi istenen mimarlık bilgisi ve becerisi farklı biçimlerde ve farklı pedagojik yaklaşımlar ile aktarılmıştır. Mimarlık eğitimi tarihinde üç dönemden bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilki mimarlık eğitiminde gerçek anlamda usta-çırak eğitimi yaklaşımının benimsendiği ve eğitimin fiziksel ortamının “lonca ve inşaat alanlarının” olduğu dönemdir. İkinci dönemde fiziksel ortam “mimarlık okullarına” dönüşmekte; bu okullarda sadece kuramsal dersler verilirken tasarım deneyimi ise okul dışında mimarların atölyelerinde gerçekleştirilmektedir.[1] Bu dönemde yeni mezun öğrencilerin tasarım ve yapım sürecinin bütünlüğünü kavrama ve yapım süreci ile ilgili deneyim eksikleri mimarlık okullarının yeni arayışlar içine girmesine neden olmuştur. Günümüzde, temelleri Bauhaus ile atılmış olan ve teori ve pratiğin, tasarım ve yapımın bir bütün olarak uygulandığı bir yaklaşım benimsenmeye başlamıştır.[2]  Bu yaklaşım “tasarla-yap” (design-build), “inşa ederek öğrenme” (learning by building), “birebir yaparak öğrenme” (1/1 learning) gibi çeşitli adlarla anılmaktadır.

Pedagojik Yaklaşım

Günümüz geleneksel tasarım stüdyo eğitiminde öğrenciler genellikle önce projeyi eskiz ve modeller yardımı ile geliştirmekte ve son aşamada malzeme ve yapım tekniklerine karar vermektedir. Tasarla-yap (design-build) yaklaşımında geleneksel eğitimin tersine, yapılacak mimari ürünün kullanıcısı, yapım yeri, yapım olanakları gibi kısıtlayıcı gerçek şartlar nedeniyle tasarım, yapım teknikleri, malzeme seçimi yani baştan başa tüm süreç eşzamanlı olarak düşünülmektedir.  Dolayısı ile tüm tasarım ve yapım süreci iç içe geçmiş bir bütün olarak uygulanmaktadır. Bu aşamada öğrenciler geleneksel tasarım stüdyolarında pek de akla gelmeyen “Seçilen malzeme çevre şartlarına dayanım gösterebilecek mi?”, “Malzeme nereden sağlanabilir?”, “Düşük maliyetli mi?” gibi sorular ile projeyi geliştirmekte; malzemenin doğası ve yapım aşamasının zorlukları ile yüzleşmektedir.  Projeler, kavramsal fikirleri gerçekçi ihtiyaçlar ile aynı değerde dengeleyen bir tasarım süreci ile yürütülmektedir. Ana amaç mimari problem olarak ortaya çıkan gerçekçi ihtiyaçların tüm konsepti güçlendiren bir çözüm ile karşılanmasıdır. Bir tasarla-yap projesi yürütmenin en önemli pedagojik getirisi konsept ve sonuç ürün arasındaki direkt ilişkiyi keşfetme olanağıdır. Bir fikrin yapılı hale dönüşmesinde izlenen adımlar tek tek deneyimlenebilmektedir. Öğrenciler, tasarım sürecinde potansiyel konsept fikirleri eleme sürecini ve yapım sürecinde malzemelerin şekillendirilmesi sürecini yaşarlar. Kent içinde çalışmak, çevre sakinleri ile işbirliği ve iletişim gerektirir. Bu sosyal süreç öğrenciler için yine önemli bir kazanımdır. Bununla birlikte kente yapılacak her mimari ürün için çeşitli izinlerin alınması gerekir. Bu aşamada öğrenciler kısıtlayıcı yönetmelikleri öğrenirler ve izin alma sürecini de deneyimler[3].  Tasarla-yap yaklaşımı, inşaat alanı, yerleşim, müşteriler, zaman çizelgesi, bütçe ve inşaat sürecinin teknik gerekliliklerini kapsayan bir pedagojiye dayalıdır. Bu öğrenim deneyimi, geleceğin mimar ve iç mimarlarının yapım ile ilgili entelektüel ve pratik becerilerinin artırılmasında önemli katkılarda bulunmaktadır. [4]

 

Carpenter (1997), yapım sürecini parçadan bütüne, etkiden sebebe giden normatif bir süreç olarak tanımlar. Bu yönden süreç direkt deneyim ve gerçeklik ile ilişkilidir. Mimarlık eğitiminde de yaparak öğrenme büyük önem taşır. Çünkü mimarlık pratiği döngüsel bir süreçtir;  mimarlık pratiğine benzer biçimde inşa ederek öğrenme (learning by building) yaklaşımında önce fikir ortaya koyulmakta, fikir yapılarak üç boyutlu hale getirilmekte, mekan deneyimlenmekte ve gerektiğinde fikre geri dönülüp süreç yeniden başlatılmaktadır. İnşa ederek öğrenme yaklaşımı, her eylemin diğerinin katalizörü olarak çalıştığı bütünleşik bir sistemdir.[5] Bu anlamda “deneyimleyerek öğrenme” yaklaşımı ile benzerlik gösterir. Mimarlık eğitiminde “deneyimleyerek öğrenme” süreci, tasarımın iki boyutlu çizimler üzerinde kalması yerine tasarlanan mekanın üç boyutlu ve hatta 1/1 ölçekli olarak yapılması ve mekanın deneyimlenebilmesi olanağını sunmayı amaçlar.[6] Her iki yaklaşımda da mekanın üç boyutlu olarak deneyimlenmesi esastır.

Birebir yaparak öğrenme (1/1 learning) yaklaşımında mimari fikirleri hayali biçimde test etme ve yeniden şekillendirme yolunu izleyen geleneksel tasarım sürecinin tersine malzemeler ve yapım teknikleri ilk aşamada somut gerçekler olarak düşünülmektedir. Gerçekleştirilen projelerde, çalışılan konudaki mimari olasılıklar derinlemesine araştırılmakta ve bunu yaparken okul içi ve dışı toplulukların konu ile ilgili söylem ve deneyime katkıları provoke edilmektedir.  Burada öncelikli kaygı mimarlık imgeleri ve seçilen malzemeleri, bir bütün yaratmak amacıyla bir araya getirecek yolun öğrenilmesidir. 1/1 ölçekte çalışmak bu bütünleşmeyi ilk elden sağlar. Katılımcılar, belirlenen konu ile ilgili problemlere inşa edilmiş mimari ürünleri ve sunumları kapsayan somut söylemler vasıtası ile çözüm arama olanağını elde ederler. Bununla birlikte doğaları gereği toplumsal ve ortak çalışmaya dayalı eylemler olmaları nedeniyle bu deneyimlerde gerçekleştirilen mimari işlerin pozitif ve uzlaşmacı etkisi sadece estetik değerleri nedeni ile oluşmamaktadır; önemleri, söz konusu estetik değerleri destekleyen etik, sosyal, bağlamsal ve eğitici kaygılarda yatmaktadır.[7]

Birebir yaparak öğrenme yaklaşımı öğrencileri tasarım-yapım-öğrenme bütünleşik sürecinin aktif katılımcıları haline getirmek için uyarıcı bir ortam hazırlar. Bütünleşik sürecin evrimsel doğası gereği öğrenciler tasarım ve yapım ile ilgili yaratıcı becerilerini artırma olanağı bulabilmektedir. Birebir yaparak öğrenme, mimarlık eğitiminin ayrılmaz bir parçası olarak teori ve pratik arasında önemli bir köprü görevi görür. Bununla birlikte yaklaşımın bir fikrin deneyim ile gerçeğe dönüştürülmesi amacı ile geliştirilmesi şeklindeki eğitsel boyutunun yanında öğrencinin kent ya da kasaba gibi gerçek bir alanda çalışması ve bu çevrenin sakinleri ile iletişim kurması pedagojinin sosyal boyutunun da önemini gösterir. Bu çalışmalar, öğrencinin mimarlığın sosyal, kültürel ve yerel yönlerinin farkındalığının gelişmesine ve yerel malzemeler ile o bölgeye ait geleneksel yapım teknikleri ile tanışmasına olanak sağlar.[8] Öğrenciler, bu yaklaşım ile okul sınırları dışında özgür bir ortamda kullanıcılarla işbirliği ve takım çalışması deneyimlerini de kazanmaktadırlar.

Tasarla-Yap Program Örnekleri

 Carleton Üniversitesi Mimarlık Okulu- “Dinner is Served!” (Yemek Hazır!)

Amerika’daki Carleton üniversitesi mimarlık okulu tasarım stüdyosunda kuruluşundan beri süre gelen bir 1/1 ölçekte yapım geleneği vardır. Bu çalışmalardan biri olan “Dinner is Served!” okulun üçüncü yıl tasarım stüdyosunda gerçekleştirilmiştir. Öğrencilerden Carleton üniversitesi kampüsü içinde bulunan Rideau ırmağının kenarında resmi bir yeme-içme alanı için bir tasarım stratejisi belirlemesi ve 1/1 ölçekte yapması beklenmektedir. Projede gerçekleştirilecek eylemler hazırlık, sunum, yemek yeme ve aydınlatma olarak belirlenmiştir. Bütünleşik tasarım ve yapım süreci 4 hafta sürmüştür. Kısıtlı süre nedeniyle malzeme seçimi, tasarım ve yapım aşamaları eşzamanlı olarak yürütülmüştür. Öğrenciler, özellikle yapım aşamasında grup çalışması ve gruplararası işbirliği deneyimlerini kazanmıştır. Yapım aşaması tamamlandıktan sonra öğrencilerden süreci ve sonuç ürünü bir düşünsel araç olarak çizim ve video anlatımlar ile yeniden gözden geçirmeleri istenmiştir.[9] (Resim1, 2)

1:1 @ Carleton University School of Architecture

Resim 1. “Dinner is Served-Beam” Projesi (Fotoğraf: Lucie Fontein, Kaynak: Jemtrud, Cazabon, 2002)

1:1 @ Carleton University School of Architecture

Resim 2. “Dinner is Served-Lounge” Projesi (Fotoğraf: Lucie Fontein, Kaynak: Jemtrud, Cazabon, 2002)

 

New York Devlet Üniversitesi Mimarlık Okulu-“Small Built Works” (Küçük Yapılı İşler)

Small Built Works projesi kenti laboratuar gibi kullanan deneysel bir tasarla-yap programıdır. Program çerçevesinde yürütülen çalışmalar Amerika Buffalo’daki New York Devlet Üniversitesi mimarlık okulunun lisans ve lisansüstü öğrencilerinin katılabildiği açık bir tasarım stüdyosu kapsamında gerçekleşir. Pennsylvania-Plymouth otobüs durağı, 2002 yılında gerçekleştirilen Small Buit Works projelerinden biridir. Durak, kentin deniz kıyısında olmasından esinlenen öğrencilerin ortak tasarım kararı olarak dalga formunda inşa edilmiştir. Öğrenciler projede konsept-malzeme ve sonuç ürün arasındaki direkt ilişkiyi deneyimleme fırsatını elde etmiştir. Otobüs durağı, çevresinden bağımsız bir ünite olarak ele alınmamış; yerleştirileceği yerin topografik durumuna uygun biçimde engelli kullanıcıların da erişilebilirliğini sağlamak amacıyla rampa ile entegre edilmiştir. Çelik malzeme ile inşa edilen durağın, çevre sakinleri ile iletişim, tasarım, malzeme seçimi, malzemelerin şekillendirilmesi, taşınması ve montajı aşamalarının tümünde öğrenciler aktif rol oynamıştır. [10] (Resim3, Şekil 1)

 joae_75 18..24

Resim 3. “Pennsylvania-Plymouth Otobüs Durağı” Yapım Aşaması (Fotoğraf: Brad Wales, Kaynak: Wales, 2006)

joae_75 18..24

Şekil 1. “Pennsylvania-Plymouth Otobüs Durağı” Projesi (Fotoğraf: Brad Wales, Kaynak: Wales, 2006)

 

ODTÜ Mimarlık Bölümü-“Arılı Bilgisayar İşliği”

ODTÜ mimarlık bölümünde ilk yılını tamamlayan öğrenciler ile gerçekleştirilen yaz stajında (Arch 190) yapım eylemi mimarlık süreçlerini keşfetmek amacı ile eğitsel bir araç olarak kullanılmaktadır. 2003 yılında Rize’de gerçekleştirilen staj, Arılı köyü bilgisayar işliğinin öğrencilerin aktif katılımı ile birebir ölçekte yapım sürecini kapsar. Çalışmada öğrenciler fiziksel, sosyal ve kültürel verileri ilk elden tanıma, mimarlık-yerel malzeme-geleneksel yapım teknikleri ilişkisini deneyimleme fırsatını elde etmiştir.  Projede zeminden yükseltilmiş bir tür depolama birimi olarak kullanılan geleneksel “serender” yapı tipi model olarak kabul edilmiştir. Bilgisayar işliğinin tasarım sürecinde öncelikle serenderin formunun performatif nitelikleri soyutlanmıştır. Serenderin jenerik kesiti bilgisayar işliğinin yapılacağı yerin topografik özelliklerine uygun olarak yeni bir kesite evrilmiştir. Bilgisayar işliği kesitin farklılaşarak tekrarlanması stratejisi ile tasarlanmış ve Rize’de bolca bulunan yerel ahşap malzeme kullanılarak öğrencilerin aktif katılımı ile inşa edilmiştir. Bu örnekte birebir yaparak öğrenme, “biçimi işlemlemek” olarak tanımlanan pedagoji ile deneyimlenmiştir. Öğrenme süreci 1/1 yapma eyleminin biçime dönüşmesi ile başlar ve bilgisayar işliği olarak somutlaşarak sonlanır [11]. (Resim 4,5)

resim 4

Resim 4. “Arılı Bilgisayar İşliği” Projesi (Kaynak: Gür, Yüncü, 2010)

resim 5

Resim 5. “Arılı Bilgisayar İşliği” Projesi Dış Görünüm  (Kaynak: Gür, Yüncü, 2010)

 

Washington Üniversitesi Mimarlık Okulu, Kansas Üniversitesi Mimarlık Okulu- “Insurgent Architecture” (İsyankar Mimarlık)

Washington ve Kansas üniversiteleri mimarlık okullarının işbirliği ile gerçekleştirilen “Insurgent Architecture” projesi Katrina hortum felaketi sonrasında New Orleans şehrinde yaşayanlara destek amacıyla gerçekleştirilen toplum odaklı akademik bir tasarla-yap programıdır. Program, afet sonrası iletişim amaçlı duyuru panoları, gölgeleme birimi, sosyal kulüp bahçesinde toplanma alanı ve sosyal kulüp iç mekan mobilyalarının tasarla-yap yaklaşımı ile tasarlanması ve yapımını kapsar. Tasarımlarda gerçekleştirilen yenilikçi formlar yerel ahşap malzeme ve dış etkilere dayanıklı çelik malzeme kullanılarak CNC yapım teknikleri ile gerçekleştirilmiştir. Projede üçüncü ve dördüncü yıl tasarım stüdyosu öğrencileri, çevredeki afro-karayipli topluluk ile iletişim, bağış toplama, tasarım, yapım, birleştirme ve montaj gibi tüm süreçlerden sorumludur. Bu projede öğrenciler, tasarım ve yapım süreçlerinde kazandıkları deneyim yanında toplumsal sorumluluk ve çevre ile işbirliği konularında da önemli kazanımlar elde etmiştir. Proje 2008 yılında tamamlanmıştır.[12] (Resim 6,7,8)

joae_1001 32..39

Resim 6. “Insurgent-Architecture-Toplanma Alanı” Projesi Yapım Aşaması (Kaynak: Corser, Gore, 2009)

joae_1001 32..39

Resim 7. “Insurgent-Architecture-Toplanma Alanı” Projesi (Kaynak: Corser, Gore, 2009)

joae_1001 32..39

Resim 8. “Insurgent-Architecture- Sosyal Kulüp İç Mekan Mobilyaları” Projesi (Kaynak: Corser, Gore, 2009)

Sonuç

Tasarla-yap yaklaşımı mimarlık ve iç mimarlık eğitiminde tasarlama ve yapma eylemlerini entegre ederek teori ve pratiği öğrenciye bir bütün olarak sunan bir eğitim aracıdır. Çağdaş mimarlık eğitiminin beraberinde getirdiği özgür ortam sağlayarak hayal gücünü harekete geçirme, hipotezler ve yeni fikirler üretme, üretilen hipotezleri test etme ve fikirlerin yapılarak birebir deneyimlenmesi anlayışı, mimarlık okullarının tasarla-yap programlarına ilgisini artırmıştır.  Araştırmada incelendiği üzere yaklaşımın pedagojik açıdan öğrenciye kazandırdığı beceri ve deneyimler, malzeme ve yapım tekniklerini tanıma ve deneyimleme, tasarım ve yapım aşamalarının döngüsel ve bütünleşik bir süreç olduğunu kavrama, tasarladığı mekânların gerçekleşmesine aktif katılım, gerçek şartların kısıtlayıcılığı ile çalışma, kullanıcı ve müşteriler ile işbirliği tecrübesi kazanma, takım çalışmasını deneyimleme ve mimarlığın sosyal, kültürel ve ekonomik yönlerini tanıma şeklinde özetlenebilir.

Tasarla-yap yaklaşımının formel eğitimdeki uygulamaları çok çeşitli biçimlerde gerçekleşmektedir. Bu çalışmada seçilen örnekler incelendiğinde tasarla-yap projelerinin formel eğitime (1.)tasarım stüdyoları, (2.)yaz stajları, (3.)workshop çalışmaları bünyesinde entegre edilebileceği görülmüştür. Bunlardan ilki, yaklaşımın tasarım stüdyosu bünyesinde uygulanması yöntemi iki farklı biçimde yürütülebilir:   New York devlet üniversitesi mimarlık okulu tarafından gerçekleştirilen “Small Built Works” (Küçük Yapılı İşler) projesine benzer biçimde bazı mimarlık/tasarım okulları müfredatlarında sadece tasarla-yap projelerinin yapıldığı dönemlik tasarım stüdyolarına yer vermektedir. Bazı okullarda ise geleneksel tasarım stüdyo sürecinin sadece 4-5 haftalık kısmı tasarla-yap projelerine ayrılmaktadır. Bu uygulamaya örnek olarak verilebilecek Carleton üniversitesi mimarlık okulunda yürütülen “Dinner is Served!” (Yemek Hazır!) projesinde tasarım stüdyosunun 4 haftalık kısmında tasarla-yap projesi gerçekleştirilmiş geri kalan süreçte öğrenciler süreci ve sonuç ürünü bir düşünsel araç olarak çizim ve video anlatımlar ile yeniden gözden geçirmiş ve projeyi yeniden şekillendirmiştir. Yaklaşımın eğitime entegrasyonunun bir diğer yöntemi, ODTÜ mimarlık bölümünde uygulanan Arılı yaz stajı örneğindeki gibi yaz stajının bir tasarla-yap projesine ayrılmasıdır. Yaz stajları, öğrencilerin tasarla-yap-öğren sürecini gerçek şartların kısıtlayıcılığı ile deneyimlemesine olanak tanır. Yaz stajlarında öğrenciler, tasarım-yapım bütünleşik sürecini deneyimleme dışında yerel malzeme-geleneksel yapım teknikleri ilişkisini ilk elden tanıma fırsatını elde eder. Son olarak yaklaşımın formel eğitim dışında enformel bir uygulama olarak da eğitim ile bütünleştirilebileceği görülmüştür. Bunun en yaygın uygulama aracı workshoplardır. Workshoplar okul içi bir aktivite olarak düzenleneceği gibi “Insurgent Architecture” (İsyankar Mimarlık) projesinde olduğu gibi sivil toplum örgütleri, kamu kuruluşları  ya da gerçek müşteri/sponsorların ihtiyaçlarına yönelik olarak da gönüllü öğrenciler ile gerçekleştirilebilmektedir. Araştırmada incelenen “Insurgent Architecture” projesi hortum felaketi sonrasında mimarlık okullarının Porch isimli bir sivil toplum örgütü ile işbirliği kurması ile ortaya çıkmıştır. Bu süreçte öğrenciler yapım deneyimine ek olarak toplumsal sorumluluk ve çevre ile işbirliği hususlarında da önemli kazanımlar elde etmiştir. Araştırmada incelenen tasarla-yap-öğren yaklaşımının formel eğitime entegrasyon yöntemleri pedagojik açıdan daha yeni yeni araştırılmaya ve denemeye devam etse de çağdaş mimarlık ve tasarım eğitiminin teori ve pratiği bütünleştirme eğilimi,  gelecekte tasarla-yap yaklaşımının mimarlık okullarında çok daha fazla uygulama alanı bulacağını düşündürmektedir.

 

Kaynaklar

Carpenter, W.J. 1997, “Learning by Building: Design and Construction in Architectural Education”, Van Nostrand Reinhold, New York, ss.8

Canizaro, V.B. 2012, “Design-Build in Architectural Education: Motivations, Practices, Challenges, Successes and Failures”, International Journal of Architectural Research, S.6/3, ss.20-36

Ciravoğlu, A. 2003, “Mimari Tasarım Eğitiminde Formel ve Enformel Çalışmalar Üzerine”, Yapı Dergisi, S.257, ss.43-47.

Corser, R., Gore, N. 2009, “Insurgent Architecture, an Alternative Approach to Design-Build”, Journal of Architectural Education,  S.62/4, ss. 32-39

Gür, F.G., Yüncü, O. 2010, “An Integrated Pedagody for 1/1 Learning”, METU JFA, S.2010/2, ss.83-94

Jemtrud, M., Cazabon, Y.P. 2002, “1:1 @ Carleton University School of Arhitecture”, Journal of Architectural Education, S.55/3, ss. 167-173

Tuğlu Karslı, U. 2013, “Mimarlık Eğitiminde Deneyimleyerek Öğrenme, Uygulama Atölyelerine Bir Bakış, Les Grands Ateliers Örneği”, Mimar.ist Dergisi, S.47, ss.84-94

Wales, B. 2006, “Small Built Works Project, Energizing the Public Realm in Buffalo”, Journal of Architectural Education, S.60/2, ss. 18-24

 


[one_half] [align type=”left”] utuglu [/align]

Yazan; Yrd.Doç.Umut TUĞLU KARSLI

Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Öğretim Görevlisi, utuglu@dogus.edu.tr
Bu yazı Mimarlık Dergisi’nin 379. sayısında yayınlanmıştır.
 

 

[1] Ciravoğlu, 2003

[2] Carpenter, 1997

[3] Wales, 2006

[4] Canizaro, 2012

[5] Carpenter, 1997

[6] Tuğlu Karslı, 2013

[7] Jemtrud, Cazabon, 2002

[8] Gür, Yüncü, 2010

[9] Jemtrud, Cazabon, 2002

[10] Wales, 2006

[11] Gür, Yüncü, 2010

[12] Corser, Gore, 2009

Kategoriler
Uncategorized

ÖZGÜRLÜK YOLU

İnsanın kendi saf varlığı her zaman bir mekan ve bir zaman aralığı tarifler.Çünkü her insan kendi kişisel tinini kendinde barındırır ve bu özel tin de bedene ait spesifik bir zaman ve mekan tarifler. Bu ikisi arasında liminal bir aralıktavar olan insan tam da bu aralıkta iyi ve kötüanılarını oluşturmaya başlar. Bedenin bu özelliği ‘yer’i ‘mekan’a dönüştürür.

Tarih boyunca zihin arketipsel kalıtımı ile gelişir. Zihnin aşırı gelişmesiyle zihin liminal bir aralıkta durduğunu kavramaya başlar ve diğer zihinle arasındaki hiyerarşiyi kaldırmak için Doktor Faust[1]örneğini kabul eder.Artık onun için ruhun takas edilmesi şart haline gelmiştir. Bunu gerçekleştirmek adınamakineler (bilgisayar, telefon, radyo…) tasarlamaya başlar ve bu makineler kendilerine özel ‘mekân’lar yaratırlar.İnsan bu yaratılan ve tariflenmeyen ucu açık sonsuz evrene ‘Sanal Dünya’adını verir. Bu dünya ‘Fiziksel Dünya’ ile paralel bir konumda kendini yerleştirir. Geleceğin ve geçmişin tanımsız olduğunu bilen zihin, sanal dünya aracılığı ile geleceği kontrol etmek için geçmişi hakimiyet altına almak ister. Böylece insanlar ‘Sanal Dünya’ya Facebook, Twitter vs. aracılığıyla erişirler ve anıları ile düşüncelerini (zihinlerini) buraya akıtırlar. Böylece geçmiş zamanda gerçekleştirdiğimiz anı takaslarıyla ruh kendini yeniler ve kendisine yepyeni bir gelecek yaratır.

İnsan kendi yarattığı ‘Sanal Dünya’ ile ‘Tanrı’ edimi olan ‘Fiziksel Dünya’ya başkaldırır. Bu başkaldırma ‘Sanal Dünya’yı algılama aracımız olan imge[2] ile meydana gelir.

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat
Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

Bu çatışma paralel evrenlerin içiçe geçmesi sonucu bir patlamaya dönüşebilir.  Bu bağlamda ‘Sanal Dünya’ ile ‘Fiziksel Dünya’nın üst üste binmesi sonucu patlak veren ‘Gezi Parkı Direnişi’ üzerine bir inceleme:

 

Gerilim – Kırılma – Patlama – Uyanma – Farkındalık – Diyalog

 

Sahne 1 | Gerilim

 

İstanbul tamamen gerilim üzerine kurulu bir şehir. Bu gerilim günün her saatinde, bütün mekanlarda varlığını öyle ya da böyle korumakta. Gerilim bazı durumlarda güzel bir şeydir ancak kentliye zarar vermediği müddetçe. Fakat gözlenmektedir ki bu gerilim sadece fiziksel dokuda değil sosyal dokuda da mevcuttur. Bu yüzden çok tehlikelidir.

“Bedensel yakınlık ve mekan darlığı zihinsel mesafeyi daha da görünür kılar”[3]

 

Peki bu gerilimi yaratan nedir ve kimdir?

 

Gerilim farklı ideolojilerin ve bu ideolojilerin yansıdığı mekânların savaşından doğar.  Tek bir ‘yer’ vardır, iki farklı görüş. Biri diğerinin başına tencere vurarak kendi ideolojisini kabul ettirme peşindedir.Her iki tarafında silahı;‘mekân’dır.

 

Her iki görüş kendi yöntemleriyle toplumsal istikrarsızlığı ve kişisel yetersizliği yok etmek ister. Her zaman için geride ya da dışarıda bırakılan bir kesim olur. Birey tek başına var olamaz. Her zaman ve her yerde bir grubu temsil eder. ‘Biri’‘diğerini’ mason olarak suçlarken;‘diğeri’‘birini’ mason olarak suçlar.  Buradan sadece bir sonuç çıkar; ikisi de aslında aynı kişidir.

 

Dışarıda bırakılanın bir cemaate mensup hissetme ihtiyacı yüzünden kentte farklı cemaatler ve gruplar oluşmaya başlar.Bölünmeler ve kavgalar başlar. Toplum kaosa sürüklenir.

 

Sahne 2 |Kırılma

 

Gerilimin sonunda bir kırılma meydana gelir.Artık farklı gruplar farklı meydanlarda kendini görünür kılmaya başlar. Bunun en büyük destekçisi sözde demokrasiyi savunanlardır. Demokrasi ancak ‘bir’ grubun elindedir ve ona sahip olan diğer grubu yönetir. ‘Diğeri’‘birinin’ yavaş yavaş bütün haklarını ele geçirmek ister, çünkü ‘diğeri’ azla yetinendir. Ancak iş insan haklarına gelince bıçak kemiğe dayanır ve kırılma ile oluşan yarıkta patlama meydana gelir.

 

“Bir insanın özgür olabilmesi için başkaları tarafından görülmesi gerekir. Başkaları tarafından görülebilmesi için de bir mekân gerekir.” (Hannah Arendt)[4]

 

Sahne 3 | Patlama

 

“Küresel Kent”[5]artık tehlike altındadır. İnsanlar bulunduğu ‘yer’lere anlam yüklemeye hazırdırlar. Bunun için her günkullandıkları sözde kamusal alanlar olan plaza ve AVM’leri değil, parkları, meydanları ve sokakları kullanacaklardır. Bu ‘yer’leri evleri olarak benimserler. Patlama ancak ‘yer’in sahiplenilmesi sonucu ‘mekân’a dönüşmesi ile gerçekleşebilir. On binlerce insan birbiriyle buluşarak omuz omuza vermek için aynı‘yer’e yürürler. Büyü burada başlar. Beden mekanda mutasyona uğrar. O artık pasiflikten aktifliğe geçmiştir ve anlamıştır ki yalnız değildir. Evet kabul etmelidir ki marjinaldir ama ancak böyle ‘yeni’yi müjdeleyebilir.

 

“Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz…”[6]

 

Sahne 4 | Uyanma + Farkındalık

 

Patlama bireyi uyandırır.  Sadece kendisini düşünmemeye başlar, olaylarıbüyük çerçevede analiz etmeye eğilim gösterir. Bu bireyde farkındalığa yol açar.

 

MONOLOG I: ARAFTAN KURTULUŞ

 

Kendimizi nerede ve nasıl konumlandırıyoruz? Kavramlara neden yeni anlamlar yükleyerek varlığımızı anlamlandırma çabası içindeyiz.

 

Biz ne Batılıyız, ne de Doğuluyuz. Bunu kabul et. Tam da bu iki kutup arasında salınan bir boşluğun içindeyiz. Mekânı ‘boşluk’ olarak nitelendiriyorum çünkü şu ana kadar bu boşluğu tariflemek için hiç kimse ortaya çıkmadı.Tanpınarişte tamda böyle bir boşlukta bulunduğumuz için bizimle dalga geçer[7].

 

Peki bu boşluğu doldurup bu iki kutup arasında köprü, engel ya da bir tampon bölge olmaktan nasıl çıkarız? Bu iki kutbu varlığımızla nasıl eritiriz?

 

Tarihimize ve sosyal alışkanlıklarımıza dönerek. Bedensel dilimizde yatan kültürel kodları tarifleyerek ve yeniden yaşatarak.

 

Kültürel kodlarımızın temeli nedir ve nasıl tariflenir?

 

Kültürel kodlarımızı anlamak için aslında çok da uzak olmadığımızı zannettiğimiz ama epey uzak olduğumuz terkedilmiş olan kırsal yerleşmelerimize bakmamız gereklidir. Çünkü buralar az da olsa modern yaşamın değmediği noktalardır. Yaşadığımızkentler Batılı kentler, sorun işte tam da burada ortaya çıkıyor. Organik olarak gelişmiş bir kent tanımımız hala yok. İmece usulü yaşamak bizim bir hayat biçimimiz. İstanbul’u bu gerilimden çıkartıp bedenleri aynı mekanda bir amaç doğrultusundatoplamak ancak yeni bir kent tahayyüllü içerisinde var olabilir. Bunun içinde geleceğe değil, geçmişe bakarak geleceği kurgulamamız gereklidir. Zehir ile panzehir aynı yerde aranmalıdır. Köyün homojenize olan yapısını ancak kent meydanını kültürel kodlarımıza göre yeniden tarifleyerek var edebiliriz ve bu homojen yapıyı kentte heterojen yapıya dönüştürebiliriz.

Sanal ve fiziksel dünyaların birleşiminden oluşan bir imece kültürü kendini nerede ve nasıl konumlandırır?

 

Artık kabul etmeliyiz ki sanal dünya fiziksel dünyaya baskın bir duruma geçmeye başladı. Ancak bu sanal dünyanın fiziksel dünyayı tehdit ettiği anlamına gelmez. Kent hayatındaki imece bu iki dünyayı birleştirerek var olur ve böylece batılının interaktif park adını verdiği mekânların üst noktasında kendini konumlandırır. Aynı Gezi Parkı gibi… Sosyal ilişkiler ağında süreklilik sağlanarak mekanda süreklilik sağlanır.

 

MONOLOG II: ZAMAN VE MEKÂNBAĞLAMINDA İSTANBUL ÜZERİNE BİRKAÇ TESPİT

 

0.0 |Mitik görsel imgelerden kurtulmamız gereklidir. Zehrin panzehiri de yine aynı kaynakta aranmalıdır. Yani mimarlık yoluyla aranan totaliter güç yine mimarlık ile kırılabilir…

0.1 |Bütün iktidarlar kendilerini görsel bir tahayyülle var edip görünürlük kazanabilirler. Peki bu görsellik ortadan kalkarsa nasıl bir mimarlık bizi beklemektedir?

0.2 |Bir şehir temizlenerek manevi bütünlüğü sağlanamaz. Gettolar, bedenlerin tecrit edilmesi yoluyla ortaya çıkarlar ve bu tecrit sonrası merkezden uzaklaşan “kirli”[8]bedenler merkezi güçlendirmekten öte gerilimi hat safhaya çıkartırlar.

0.3 |Menderes döneminde olduğu gibi “saydam” bir özgürlük alanı ve ulaşımla şehrin farklı noktalarını birbirine bağlama düşüncesi çağ dışıdır ve kent merkezinde hissizliğe ve duygusuzluğa yol açar. Bu yolla kent daha rahat yönetilmek istenmiştir ancak unutulmamalıdır ki yıkım aynı zamanda bir inşadır.

0.4 |Modern bireysel imge kent merkezinde yalnızlığa ve pasifliğe yol açar.

0.5 |Mekânda eğer bir beden başka bir beden üzerinde üstünlük sağlamaya çalışıyorsa, bu bedenin çatlaklarından direniş anları ortaya çıkar.

0.6 |Tarih boyunca evrimleşerek günümüze gelen beden; huzursuz bedendir.

0.7|Haz ve bedensel pasiflik bizi kendi içimize döndürür.

0.8|‘Yer’, insan bedeni (tinin zaman ve mekan arasında bulunma özelliği) ile doldurulduğunda ‘mekân’a dönüşür.

0.9|Beden hiçbir şekilde kendini boş bir mekânda sergileyemez. Gerçek kamusal bir mekânhiç bir zaman bir ideoloji tarafından tariflenemez.

1.0|Değişim bireyde başlar ve mekânüzerinden tariflenir. Değişen beden mekânıdeğiştirir ve en son olarak da var olan düzeni…

1.1|Gerçekten çok kültürlü nasıl olunabilir?Çok kültürlü toplumlar aslında çok homojenize toplumlardır. Her bireye belli bir mekân tariflenir. Mahalleler gettolara dönüşür. Mahalle kavramını yıkarsak da bireysel yalnızlık ve pasifize olan beden ortaya çıkar. Tam da bu ikisi arasında konumlanan bir mekân nasıl ve nerede meydana gelir?

1.2|Yer’i silerseniz, acıyı da silerseniz[9] ama aynı zamanda kendi varlığınızı da silmiş olursunuz.

1.3|Duyarlılık farkındalıkla meydana gelir. Uykudan uyanmamız için bedenimiz ve kendi benliğimizin kusursuz olmadığını kabul edip ilerlemeye ihtiyacımız var. Bütünlük arzusundan kurtulan beden varlığını bozguna uğramış hisseder. Boşluğa düşen beden tam da bu noktada diğer bedene olan saygısı artar ve ‘diğer’inekarşıduyarsızlıktançıkıp empati yoluna girilebilir.

1.4|Mekânı sahiplenerek kusursuz olmadığını anlayan beden diğeriyle iletişime geçer. Bunun sonucunda diyalog ortaya çıkar.

1.5|Çağımız artık anarşi çağıdır. Belli bir gruba bağlı olmadan fikirlerini özgürce temsil etmekten kaçınmayan bireylerin çağıdır. Artık kendi benliğini belli bir düzenin varlığıyla aramayan bedenlerin çağıdır. Dünyadakibütün insanların edimleri absürttür. Kusurluluğumuzu duyarsızlığımızla örtme çağı hiç değildir, tam tersine kusursuzluğumuzu başka insanlara empati beslememize yarayan bir araç haline dönüştürme çağıdır.

 

Sahne 4 | Silkinme + Diyalog

 

Yaşanılan bu patlama bir çok şeyi tersine çevirir. Biri artık diğeriyle iletişime geçmeye başlamıştır. İki kutup olarak kendini konumlandıran kişiler aralarında kalan boş zemini doldurmaya başlar, çünkü köprü görevi gören medya fiziksel ortamda karşılaşan bedenlere hükmedemez.

 

Ve perde kapanır…

 

Talep edilen tek şeyin kendi benliğinin olmasıydı.

Büyük patlama ve silkinmenin ardından doğan yeni dünya da sahiplenme ve sahiplenilme yoktu.

Bireysel özgürlüklerden başka hiçbir şey…

Kızgınlık, haksızlığa uğramışlık hissi, koşulsuz yaşama isteği…

Bu keskin ve güçlü duygular ekonomiyi hep uzakta tutacaktı…

Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat
Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

[1] “Simyacı, maddede değişimler elde edebilmek için kendi ruhunu değişmez ve altın gibi saf kılmaya çalışan kişidir; ama bir de Doktor Faust örneği var, o simyacılık kuralını altüst eder, ruhu değiş tokuş edilebilecek bir nesneye dönüştürür ve böylece doğanın bozulmadan kalacağını, artık altını aramaya gerek kalmayacağını, çünkü bütün elementlerin ayni derecede değerli, dünyanın altın, altının ise dünya olacağını umar.” Bkz. Calvino, Italo, 2007, Kesişen Yazgılar Şatosu, (çev.) Semin Sayıt, Yapi Kredi Yayınları, İstanbul.

[2]“Bir imge, yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünümdür. İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan –birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- kopmuş ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar.” Bkz. Berger, John, 2013, Görme Biçimleri, (çev.) Yurdanur Salman, Metis Yayınları, İstanbul, s.10.

[3]Georg, Simmel, 2013, “Metropol ve Zihinsel Hayat”, Metropol Yeşili: Teorik ve Fotografik Mikrogözlemler, (ed.) Uğur Tanyeli, Bülent Erkmen, (çev.) Tuncay Birkan, Akın Nalça Kitapları, İstanbul, s.90.

[4]Aktarma yapan Erdemci, Fulya, 2013, Ekim, “Barbar Kent”, XXI, 123,33.

[5]Sassen, Saskia, 2012, Nisan, “Küresel Kentin Sahibi Kim?”, XXI, 108,25.

[6]“Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz…Yeni bir şeyler yapmaya çağrılıyoruz, ayak basılmamış bir toprakla yüzleşmeye, kimsenin gidip de bize yol göstermek için dönmediği bir ormana dalmaya çağrılıyoruz. Bu, varoluşçuların hiçliğin kaygısı dedikleri şey. Geleceğe doğru yaşamak bilinmeyene sıçramak demektir; bu da, halihazırda emsali olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir cesareti gerektirir.” Bkz. May, Rollo, 2010, Yaratma Cesareti, (çev.) Alper Oysal, Metis Yayınları, İstanbul, ss.39-40.

[7]Tanpınar, Ahmet. H., 2005, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergah Yayınları, İstanbul.

[8]Richard, Sennet, 2011, Ten ve Taş, (çev.) Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, s.204.

[9]Richard, Sennet, 2011, Ten ve Taş, (çev.) Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, s.338.

 


[one_half] [align type=”left”] onur karadeniz [/align] Yazan Onur Karadeniz:

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Öğrencisi
“Uzlaşma/Çatışma Zemini Olarak Mekan/ Yer” Mimarlıkta Eleştirel Okumalar – 5 Üniversite Öğrencileri Metin Yarışması Ödüllü yazısıdır.
 

Kategoriler
gezi

Kapkaranlık İstanbul’da Kısa Bİr Yolculuk

Gözlerimi kocaman açıyorum. Çok karanlık. Kapatıyorum. Olmuyor. Yine açıyorum; karanlığın geçici olacağını kendime hatırlatarak… Yine de biraz endişe hissettiğimi kendime itiraf etmiyorum.

Geçtiğimiz hafta bitirmiştim Jose Saramago’nun Körlük kitabını. Dünyadaki tüm insanların bulaşıcı bir hastalık nedeniyle bir anda kör olmaya başlamasını anlatan kitapta, insanlar başlarına geleni “bembeyaz, engin bir süt denizine dalmışçasına” bir körlük olarak tarif ediyordu.

Burası ise simsiyah bir körlük… Katran denizine dalmışçasına…

Karanlıkta dialog
“Karanlıkta Diyalog” sergisindeyim. Yaklaşık 1,5 saatlik bir süre boyunca karanlıktan başka bir şey görmeyeceğim; oldukça kısa bir süre, ama bir ara sergiden çıkmak isteğimi zar zor bastırıyorum. Merak yine diğer duygularımın önüne geçiyor; neler olacağını çok merak ediyorum…
Sergiye 8’er kişilik gruplarla ve rehber eşliğinde giriliyor, biz zaten 5 arkadaşız. Ekibimizde yer alan diğer 3 kişi de birbirini tanıyor. Girişte değneklerimizi alıyoruz ve kısaca bilgilendiriliyoruz, sonra da rehberimiz ile buluşmak için dönemeçli bir koridordan tek sıra halinde geçiyoruz. Rehberin sesini duyduğumuz ilk an bizi çok rahatlatıyor. Onun görmeme konusunda bir ömürlük tecrübesi var, biz ise farklı bir deneyim yaşamak ve bu deneyim ile bir kentte yaşamanın zorluklarını anlamak isteyen meraklılarız.

Rehberimiz isimlerimizi hemen öğreniyor, çok kısa sürede sesimizden ve boyumuzdan bizi tanımaya başlıyor (“Pınar, maşallah, 1.80’sin?!”), oldukça gürültülü olan grubumuzu kolaylıkla idare etmeyi başararak, oluşturulmuş olan kapkaranlık parkurda bizi gezdiriyor. Parkur İstanbul’u temsil ediyor, bir parkta geziniyoruz (evet bir zamanlar İstanbul’da parklar da varmış), sesleri duymaya konsantre oluyoruz, rüzgarın yönünü ve zeminin farklılaştığını hissetmeye çalışıyoruz, kaldırımdan inmekte acele eden arkadaşımızı rehberimizin dikkati sayesinde durduruyoruz. Sağ elimdeki değneği, tarif edildiği gibi tutuyorum. Sol elimi ise sürekli öne uzatmaktan kendimi bir türlü alıkoyamıyorum. İlk dakikalarda başarı ile tek sıra halinde yürüyen ekimizde ise zamanla kopukluklar olmaya başlıyor, her yönden farklı sesler duyuyorum ve sürekli başkaları ile karşılaşıp “sen kimsin?” diye sormak zorunda kalıyorum.

Toplu taşımada boş kalan yeri görmeden bulmamın imkanı olmayacaktı, rehberimiz hemen koltuğu “görüp” beni yerleştirdi. İstiklal’deki tramvay yolculuğu, etrafı izleyemeyince çok uzun geliyormuş, hiç aklıma gelmezdi. Allahtan Tünel’de değil de Galatasaray’da indik, daha uğramamız gereken başka yerler de vardı. Vapurda yine martı sesi dinledik, denizdeki dalgaları göremesek de midemizde hissettik. Kentteki zorlu maceramızı tamamlayıp da oturma odasına geçerken, her birimiz oturacak yer bulabilmek için birbirimize yardım ettik. Duvardaki Braille alfabesine (Körler alfabesi) dokunduk, ama çözmek biraz zaman alacaktı.

Parkurun sonuna geldiğimizde, bizi çıkışa yönlendiren koridor çok hafif bir şekilde ve gittikçe biraz daha artarak aydınlanmaya başladı. Yürüyüşümün bile değişmiş olduğunu o anda fark ettim; boşta kalan sol elimi bir süre önce indirmeyi başarmıştım, ama düşmemek için adımlarımı bu kadar temkinli attığımın farkında bile değildim.

Sergiye hafta içi gittiğimiz için son seansa katılmıştık, o nedenle rehberimiz sergide çalışan diğer iki arkadaşı ile beraber bizimle mekandan çıktı. Yüzüne uzun uzun baktım, sadece sesini duyarak hayal ettiğimden oldukça farklı bir yüzü vardı. Üç arkadaş yönlerini çok emin bir şekilde tayin ederek Gayrettepe metrosunun merdivenlerinde gözden kayboldular. Biz ise yaşadığımız deneyimin şaşkınlığıyla tabelalara bakarak bile hangi yöne gitmemiz gerektiğini zor anladık…
—-
Karanlıkta Diyalog, 1988’de Almanya’da Prof. Dr. Andreas Heinecke tarafından oluşturulup hayata geçirildi ve dünya üzerinde 130 kentte 7 milyondan fazla insan tarafından deneyimlendi. 2013 yılı sonundan itibaren İstanbul’da Gayrettepe Metro İstasyonu Sergi Alanı’nda “görülebilecek” olan sergi, her yaş grubundan bireyin duyularını ve farkındalığını geliştirebilecek bir çalışma. (www.dialogistanbul.com)


[one_half] [align type=”left”]pinar_koyuncu[/align] Yazan Pınar Koyuncu:

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu

Kategoriler
atölye gezi

GÜRE | DİSİPLİNLERARASI YAZ OKULU PROGRAMI

2014 Disiplinlerarası Yaz Okulu temamız  ESKİL ve ÇAĞCIL (ANTİK ve ÇAĞDAŞ) olarak belirlendi.

  • Antik kentler (Troya, Assos, Antandros, Bergama) ve dönemleri üzerine araştırma ve belgeleme,
  • Güre Köyü kuruluş ve yerleşim süreçlerinin incelenmesi,
  • Eskil kentler ve tasarımlar ışığında, günümüz kentinin ve tasarımlarının irdelenmesi,
  • Günümüzde neler yapılabilir, çalışmalar için nasıl bir yol haritası çizilebilir?

Gezilerin ve fikirlerin fotoğraf, eskiz, yazı, infografik, görselleştirme olarak belgelenmesi amaçlanmaktadır.

PROGRAM

1. GÜN  16 Ağustos Cumartesi

08.00 – 11.30  Ulaşım, Yerleşim

11.30 – 12.30  Yaz okulu düşünceleri ve amaç

Herkesin kendini tanıtması

İş paylaşımları

12.30 – 13.30  Öğle yemeği, dinlenme

13.30 – 16.00  Güre yürüyüşü

Çevrenin tanınması

Kavurmacılara çıkış

16.00 – 18.00  Çalışma yöntemi ve ortak dil oluşturma, Merve Öner

Belgeleme yöntemleri üzerine tartışma

18.00 – 19.00 Köyde gezi, serbest çalışma

19.00               Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

 

2. GÜN  17 Ağustos Pazar

08.00 – 08.45  Kahvaltı

08.45 – 09.45  Yürüyüş / Kızılkeçili Köyü

10.15               Troya’ya hareket

12.15 – 13.15  Kumanya ve dinlenme

13.15 – 16.15  Troya Gezisi

16.15 – 18.00  Güre’ye dönüş yolu

18.00 – 19.00  Serbest (Yüzme veya Güre’yi gezme)

19.30 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Kent ve Kültür” konuşması, Cengiz Bektaş

 

3. GÜN  18 Ağustos Pazartesi

08.00 – 08.45  Kahvaltı

08.45 – 09.45  Yürüyüş / Dere

10.15                Assos’a hareket

10.45 – 12.15  Assos gezisi

12.15 – 13.00  Öğle kumanyası

13.00 – 15.00  Serbest (Yüzme veya Ayvacık’ı gezme)

15.30 -16.00   Antandros gezisi

17.00 – 17.30  Güre’ye varış ve dinlenme

17.30 – 19.00  Serbest Çalışma

19.30 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Herkes için Kent” konuşması, Cengiz Bektaş

 

4. GÜN  19 Ağustos Salı

08.00 – 08.30  Kahvaltı

08.30- 09.15   Yürüyüş

09.30                Bergama’ya hareket

11.30 – 12.30   Bergama (Pergamon) gezisi

12.30 – 13.30  Öğle kumanyası ve dinlenme

13.30 – 16.00  Bergama (Pergamon) gezisi

16.00 – 18.00  Bergama – Güre dönüşü

18.00 – 19.00  Serbest Çalışma

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

 

5. GÜN  20 Ağustos Çarşamba

08.00 – 08.45  Yürüyüş / Pınarbaşı

08.45 – 09.30  Pınarbaşı’ında Kahvaltı

09.30 – 10.15  Güre Köyü’ne dönüş yürüyüşü

10.15 – 12.30 Çalışma

12.30 – 13.30 Öğle Yemeği

13.30 – 14.30 Dinlenme

14.30 – 15.30 “Zeytin” üzerine konuk paylaşımı

15.30 – 16.30 Köyün güncel ihtiyaçları üzerine tartışma

16.30 – 19.00 Çalışma

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

“Kereste” üzerine konuk paylaşımı

 

6. GÜN  21 Ağustos Perşembe

* Kaz Dağları Sarıkız Şenliklerine Katılım

12.30 – 13.30 Öğle Yemeği

* Kaz Dağları Sarıkız Şenliklerine Katılım

* Serbest Çalışma

17.00 – 18.30  Ekip çalışmalarının paylaşımları

Güncel durumda yapılabilecekler üzerine ekiplerin önerileri

19.00 – 22.00  Yemek

Sofra, günün değerlendirmesi

Yaz okulları, yöntem ve gelişim süreci ile ilgili değerlendirmeler

 

7. GÜN  22 Ağustos Cuma

08.30 – 10.30 Toplu kahvaltı hazırlama ve kahvaltı

11.00 – 12.30 Toparlanma ve köyden ayrılış

 

Yaz Okuluna mimar, tasarımcı, iç mimar, peyzaj mimarı, sosyal bilimciler, toplum bilimcileri, mühendisler vb. tüm ilgililer davetlidir.

Katılım için başvurularınızı duyuru sayfamızdan yapabilirsiniz.

* Düzenleyici ekip programda değişiklik yapma hakkını saklı tutar.

şehrine ses ver _ yaz okulu1

 

 

Kategoriler
kent

MİMARLIK VE ZEKANIN BULUŞTUĞU YER; KARADENİZ RİZE MİMARİSİ

Türkiye’nin kuzeyinde bulunan denizden ismini alan Karadeniz Bölgesi, kendine has doğası, mimarlığı ve günlük hayat tarzının yanı sıra, en yeşil bölge olma özelliğine de sahip. Coğrafya derslerinden hatırlayacağınız üzere, “dağlar kıyıya paralel uzanıyor,” bu da iklim, tarım, kent planlaması ve ulaşım ile beraber, insanların günlük hayatına da tamamen etki ediyor.

Karadeniz insanı problem çözme konusundaki üstün yeteneği ile dillere destan. Özellikle, zorlu coğrafi koşullardan kaynaklanan yapısal bir zorluk ile karşılaştıklarında, Karadenizliler gerçekten ilginç çözümlere imza atabiliyor; hatta kendi evini kendisi yapanlar da yok değil. Karadeniz mimarlığının en ilginç örneklerinin doğum yeri de genellikle Rize. Fonksiyonel tasarım fikirlerinden işte birkaç örnek:

Miras Evi İkiye Böldüler: Rizeli iki kardeş, babalarının vefatından sonra kalan miras evi nasıl değerlendirecekleri konusundan anlaşamayıp, 120 metrekarelik evi ikiye bölmeye karar vermişler. Kardeşlerden biri kendi payına düşen kısmı yıkıp 3 katlı bir bina inşa etmiş. Binanın diğer yarısı ise öteki varis tarafından hala odunluk olarak kullanılıyor.

yarı yarıya ev

Girişe Ulaşmak için 8 Katlı Merdiven: Rize’de eğimli araziye inşa edilen 8 katlı binanın giriş katına ulaşmak için, yapıya dışarıdan 8 kat merdiven eklenmiş (asansör yok!). Cümle tekerleme gibi, ama fotoğraf montaj değil.

2_8storeystair

29 Yıllık Ahşap Köprü: Artvin’de, ana yoldan evine kolayca geçmek isteyen emekli amca, nehir üzerine kendi köprüsünü inşa etmiş. 29 yıl önce ilk yaptığında sadece yaya geçişi için tasarladığı köprüyü, 1995’te yenileyerek 3,5 tonluk arabaların geçişine de uygun hale getiren Karadenizli, köprüde kontrollü geçişi sağlamak için barikat eklemiş ve evinden elektrik çekerek köprüsünü aydınlatmış.

3_ownbridge

Binalar Arasındaki Köprü: Rize’de yan yana inşa edilmiş olan iki binanın sakinleri, yangın tehlikesine karşı ilginç bir çözüm geliştirmiş. Binalardan birinde yangın çıkması haline, apartman sakinleri 7. katta bulunan köprüden diğer binaya geçecek. Böylece alt katlardan birinde yangın çıkması halinde üst kata hızlıca ulaşıp, diğer binadan tahliye olacaklar. Tasarımları ile gurur duyan bina sakinleri, “Çok şükür köprüyü daha hiç kullanmadık, inşallah bundan sonra da kullanmayız,” diyor.

4_firebridge

5_firebridge

Yolun Ortasında Cami: Rize’nin köylerinden birinde, köylüler yeni camiyi nereye inşa edecekleri hususunda anlaşamamış. Her eve yakın konumda yer almasını isteyen köylüler, köyün ortasında ana yola camiyi kondurarak sorunu çözmüş. 8 yıl süren yapım sürecinin sonunda cami tamamlandığında, araç geçişi için 5 metre genişliğinde ve 3 metre yüksekliğinde bir pasaj ortaya çıkmış.

6_mosque

İndir – Kaldır Minare: İlginç fikir yine Rize’den. 7 metal varilin birbirine eklenmesi ile yapılan minare, kışın yatırılıyor ve çığ düşmesi sonucu devrilmesinin önüne geçiliyor. Yazın ise tekrar dikiliyor.

8_barrelminaret

7_barrel_minaret

Bir başka minare ise turistik bir işletme sahibi tarafından tasarlanmış. Tasarım, ahşap bir caminin yanındaki eski elektrik direğinin üzerine iliştirilmiş birkaç araba lastiğinin boyanması ile oluşturulmuş.

9_tireminaret

Her Anahtarın Açtığı Kilit: Karadenizli bir mucit, her anahtar ile açılabilen bir kilit icat etmiş ve şöyle bir demeç vermiş:

10_lock

Camiye Asansör: En üst katında cami bulunan 3 katlı binaya, yaşlıların ulaşımını kolaylaştırmak için dış cepheden asansör eklenmiş.

11_facadeelevator

Labirent Değil, Üstgeçit: Türkiye’nin en uzun üstgeçidi Rize’de inşa edilmiş. Tüm bağlantıları ile uzunluğu 500 metreyi bulan köprü, yayaların hayatını kolaylaştırmış. Tek ihtiyaçları olan şey ise, yanlış yerde üst geçitten inmemek için yönlendirme tabelalarının koyulması.

12_pedestrian 13_pedestrian

Rize Mimarlığı Yüksek Lisans Tezi: Rize’deki mimari örnekler İtayla’da bir yüksek lisans tezine de konu olmuş. Politechnico di Milano’da yüksek lisans öğrencisi olan Özden Kaya, tez konusunu “sıra dışı peyzaj mekanları” olarak belirlemiş. Çalışmasının büyük bir kısmında da 80 yaşındaki Bilal Atasoy’un tasarımlarına odaklanmış. Atasoy, kayalık bir bölgede eğimde yer alan evini çelik kablolarla boşluğa asmış. Tek odalık evini 8 yıl önce yapan Atasoy, daha büyük bir mekana ihtiyaç duyunca tasarımına 3 oda daha eklemiş. Evi şu anda kayanın üzerinden 15 metre konsol çıkıyor.

14_atasoy

Konsollardan bahsetmişken, Atasoy muhtemelen MVRDV’nin “Balancing Barn”ını hiç görmemiştir… Yoksa görmüş müdür?

15_balancingbarn

Son olarak, Le Corbusier’nin Villa Savoye’si ile ilgili tek kelime söylemeye cesaret edemem ama aşağıdaki iki fotoğrafa uzun uzun baktım:

17_villasavoye 16_serender

“Serender” başka bir yazının konusu olacak. 


[one_half] [align type=”left”]pinar_koyuncu[/align] Yazan Pınar Koyuncu:

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu

Kategoriler
gezi kent

SİVAS İZLENİMLERİ – 1

Annem, Sivas’tan soğuk olduğu için İzmir’e gitmeye karar vermese, doğum yerimde Sivas yazacaktı… Ailem, ben doğduğum sırada Sivas’ta yaşıyormuş. Babamın tayini çıkınca, 79′ta taşındıkları ilden, ben 7 aylıkken taşınıp Bursa’ya göçmüşler. Yani, benim ilk adresim Sivas’taki Askeri Lojmanlar. Doğal olarak hiçbir şey hatırlamıyorum (hatta Bursa’daki ilk evimizi de hatırlamam). Ama ömrüm boyunca annemlerden Sivas hikayelerini dinlemişimdir. Soğuğunu, arkadaşlıklarını, uzaklığını. Bu yüzden Sivas’a gitmek istedim, Engin ile de karar verip aldık biletleri mart sonuna.

22 Mart Cumartesi sabahı, Atatürk Havalimanı’ndan THY ile uçtuk Sivas’a. Karşımıza başka bir kompakt Anadolu havaalanı geldi. Nuri Demirağ Havaalanı’nın Hatay, Antep ve Urfa’dan hiçbir farkı yok. Bir sivrizeka, kopyala-yapıştır halinde her ile aynı mimaride havaalanı yapıyor sanırım. Hiçbir yaratıcılığı olmayan bu sığ mantığa sadece hayret etmekle yetineceğim bu yazıda. Hemen Avis’e giderek araba kiralayıp koyulduk yola.

Havaalanı kentten 20 dakika uzakta bir tepede. Yol sadece havaalanına ait olduğundan oldukça boş. Daha önceden burasının askeri havaalanı olduğunu öğrendim, o yüzden bu kadar ücra bir yere yapmışlar. Biz direkt merkeze gidip otelimizi bulmaya karar verdik önce. Lakin şehir içinde oldukça trafik vardı. Çünkü hem kent meydanında BBP’nin mitingi vardı hem de cumartesi Sivas’ın en kalabalık olduğu günüymüş. Bizim otel de tam merkezde olduğundan, miting nedeniyle kapalı yolların arasından şehri bilmeden yol almak bayağı zamanımızı aldı. Ama sonunda Buruciye Otel’i bulduk.

Sivas Çifte Minareli Medrese
Sivas Çifte Minareli Medrese

Otelimiz 4 yıldızlı, güzel bir oteldi. Şehrin tam kalbinde yer alması bir artı ama gayet ara sokakta bulunduğundan bulması sıkıntı. Otelin hizmeti gayet iyiydi. Ertesi sabahki kahvaltısı da oldukça iyiydi. Lakin o kadar niyetlenmişken havuzuna girmek kısmet olmadı. Haftasonları sadece kadınlara aitmiş, Anadolu’dur deyip çok garipsemedik. Fiyatı odabaşı 170 TL. Tek gece için başarılı bir tercih.

Odaya çantalarımızı, hatta paltolarımızı da bırakarak hemen dışarı çıktık. Annemlerden o kadar soğuk hikayeleri dinledim (hatta babam mayısta kar yağdığını anlatırdı) ki gayet hazırlıklı gelmiştim, atkılar, boğazlılar filan. Ama hava çok güzeldi. Sadece akşamları giydim paltoyu, o kadar sıcaktı. Her neyse dışarı çıkıp babamların Sivas’taki en yakın arkadaşı olan Hüseyin Amca’yı bulduk. Hüseyin Amca doğma büyüme Sivas’lı, eczacı, hala merkezdeki eczanesi açık. Biz yürürken, çevredekilerden bolca selam aldı, Sivas küçük yer tabii, herkes birbirini tanıyor.

Hüseyin Amca, önce bizi öğle yemeğine götürdü Mis Kebap’a. Sivas’ın en ünlü lokantasıymış, Devlet Hastanesi’nin hemen karşısında. Lokanta esasında dönerci, yaprak usülü et döner yapıyor, “Sivas’a gidip de döner mi yenir!” demeyin, oldukça değişik ve güzel bir eti var. Üstelik gördüğüm en büyük döner oradaydı, takarken forklift kullanıyorlarmış. Ayrıca biz oradayken başka bir güzellik daha yaşandı, o sırada Show TV’de yayınlanan bir gezi programında Mis Kebap çıktı. Sahibiyle röportaj yaptılar, meğerse çekim 2 hafta önce yapılmış. O anda yayınlanıyomuş, sahibi de yanımızda izliyordu, bir anda telefonları çalmaya başladı. 🙂 Millet tebrik için arıyordu.

Kesik Köprü

Oradan çıkınca Hüseyin Amcalar’ın evine gittik, eşi Hamiyet Teyze’yi almaya. Kentin hemen dışındaki eve giderken Kızılırmak üzerinde harika bir taş köprüden geçtik. Köprünün adı Kesik Köprü’ymüş ve kesin tarihi bilinmemesine rağmen Selçuklulardan kaldığı söyleniyor. Hala aktif olarak kullanılan köprü, gerçekten çok hoş. Üzerinde tek yönlü trafik aktığından (327 m uzunluğa, 5 m genişliğe sahip) yeni köprü yapılması gündemdeymiş. Umarım bu harika köprüyü mahvetmezler.

Gök Medrese

Hamiyet Teyze’yi de gördükten sonra biz yine kente döndük ve kentteki tarihi yerleri gezmeye başladık. Önceliği Gök Medrese’ye verdik. Burası “Restorasyon nasıl kötü yapılabilir ki?” sorusunun en uç örneğini teşkil ediyor. Sevgili Kültür ve Turizm Bakanlığı, burayı yaklaşık 5 yıl önce kapayıp restorasyona almış, çevresine 2 metrelik bir duvar örmüş (ki hiçbir amacını tezahür edemedik) ve öyle bırakmış. İçeri zaten giremiyorsunuz, duvar yüzünden dışarıdan fotoğraf da çekemiyorsunuz! Böyle saçma bir mekan yani.

Gök Medrese, Sivas 2014_ Fotoğraf Artun Bötke
Gök Medrese, Sivas 2014_ Fotoğraf Artun Bötke

sivas_gokmedrese_eba

Abdi Ağa Konağı – Selamlık Salonu – Ahşap Yunmalık (Küvet)

Oradan Sivas Kalesi’nin hemen dibindeki turizme açılan eski bir konağa, Abdi Ağa Konağı’na gittik. Burasını gezmek bedava, kapıda ayakkabınızı çıkarıyorsunuz çünkü her yer halı. Eski Sivas’taki ev hayatını bir nebze olsun solumanıza yarıyor. Evin odaları gayet büyük ve birbiri içine gizlenmiş odalar mevcut. Anlaşılan insanlar pek göz önünde olmak istemiyormuş. Haremlik selamlık için iki farklı salon olması başka bir detay. Bir de yatak odasındaki tahta küvet enterasandı, bir nevi erken dönem evebeyn banyosu. 🙂

Konaktaki ahşap yunmalık
Konaktaki ahşap yunmalık

Sonrasında Engin ile ana meydana yürüdük. Sivas, tipik bir Anadolu kenti ama Selçuklu etkisi, Osmanlı’dan daha ağır basıyor. Burada merkezde bir ana cami yok. Ana meydanın çevresinde belediye, adliye sarayı (ikisi de şehir dışına alınıyormuş), Tarihi Kongre Binası (o da tadilattaymış, giremedik), Çifte Minare ile Buruciye Medresesi var. Bunların arasından üç ana cadde akıyor. En popüleri batıya giden İstasyon Caddesi (modern şehir planlarında tüm şehirlerin batıya doğru gelişmesi ve genişlemesi ilginç ama önemli bir detaydır). Diğerleri de kuzey ve güney yönlerinde.

Ana meydandaki amfi

Cumartesi olması dolayısıyla ortalık ana baba günüydü. İstasyon Caddesi, kalabalık bakımından İstiklal’i aratmıyordu desem yeridir. Buruciye Medresesi ve Çifte Minare’nin içlerine konuşlanmış cafeler hınca hınç doluydu. Bu iki tarihi yapının arasındaki taşlı yol ve önündeki amfi de, piyasa yapan gençlerin mekanı. Kimi dikilip ortalığı kesiyor, kimi yanındakiyle hoşbeş halinde, kimiyse voltasını atıyor. Sivaslı gençlerinin (en azından bir kısmının) sosyalleşme mekanı diyebiliriz.

Çifte Minareli Medrese

Çifte Minare, adı üstünde iki minareden oluşuyor. Çünkü yapının kalanı yıkılmış. Sadece işgal ettiği yer anlaşılsın diye alçak bir duvarla çevrelenmiş, lakin üstü açık ve cafe/çay bahçesi olarak kullanılıyor. Yapı, 1271 yılında İlhanlı Devleti’nin veziri Şemseddin Muhammed Cüveyni tarafından yaptırılmış. Önündeki yazıya göre de yapının çoğu 19. yüzyılda harap olmuş. Günümüze de çinilerle süslenmiş iki minaresi kalmış. Minareler, Selçuklu eseri olduğundan farklılığı hemen göze çarpıyor.

Çifte Minare’nin tam karşısında ise Şifaiye Medresesi yer alıyor. Uzun süre darüşşifa olarak kullanılan yapı, Anadolu Selçuklu hükümdarı I. İzzeddin Keykavus tarafından 1217′de yaptırılmış. Yapının bir bölümünde Keykavus’un türbesi de bulunuyor.

Buruciye Medresesi

Onların hemen yanı başındaki Buruciye Medresesi ise okul olarak hizmet vermiş asırlar boyunca. Yine Anadolu Selçukluları devrinde 1271′de Hibetullah Burucerdioğlu Muzaffer Bey tarafından yapılmış. En dikkat çeken tarafı kapısındaki muazzam oyma işçilik. Gerçi bir sonraki gün ziyaret ettiğimiz Divriği Camisi’ndekilerin yanında sönük kalsa da yine de dikkat çekiyor. Selçukluların büyük önem verildiği anlaşılan taş işçiliğinin Osmanlılar’da devam etmemesi büyük kayıp olmuş bence. Yapı, şu anda kafe olarak kullanılıyor.

Buraları gezdikten sonra İstasyon Caddesi boyunca bayağı yürüdük. Dönerken de güzel bir pastane olduğunu düşündüğümüz Kılıçoğlu Pastanesi’ne girdik. Birer tatlı yedik, oldukça lezzetliydi. Ordan da otele dönüp biraz dinlendik. 8 civarı Hüseyin Amca eşiyle geldi, bizi yemeğe çıkardı. Otele çok yakın olan 3 Nesil Kebap Salonu’na gittik. Burada esas olarak Sivas Köftesi yedik ki çok güzeldi. Köfte, sadece kıymadan oluşuyor, başka ek harç malzemesi ihtiva etmiyor. Tutması için de oldukça dövülmüş, yerken bifteğe yaklaşan bir tat alıyorsunuz. Bilirsiniz Anadolu’nun her köşesinde ‘meşhur(!)’ köfteler vardır ama ilk defa biri, oldukça farklı ve lezzetli çıktı. İşin daha komiği ise, 1 ay sonra annemlere gittiğimde annemin bana köfteyi sorması oldu. Çünkü annemlerin zamanında böyle bir köfte yokmuş! Yani biri son 30 yılda çıkıp böyle bir köfte türetmiş ama iyi de olmuş. 🙂

Çıkışta annemin siparişi üzerine pastırmacıya gittik. Annem birkaç defa söyleyince ben de merak etmiştim. Meğerse gerçekten pastırmanın en iyisi Sivas’ta yapılırmış. Sarıönder Pastırma-Sucuk-Kavurma’dan hem pastırma hem de sucuk aldık, ikisi de güzeldi ama pastırması bir başka. Sivas’a uğrarsanız mutlaka biraz pastırma alın, aldığınıza değecek.

Ardından otele dönüp fazla geç olmadan yattık. Çünkü ertesi günkü yolumuz çok uzundu ama değdi sonuna kadar. O yolculuğun hikayesi de diğer yazıya kalsın.

(Fotoğrafları için Tuğçe Kuruç‘a teşekkür ederiz.)


[one_half] [align type=”left”] artunbötke [/align] Yazan: Artun Bötke 

gönüllü gezgin, mühendis, artunbotke.com yazarı


 

Kategoriler
atölye şehir

Şehrine Ses Ver Kentsel Tasarım Atölyesi İstanbul Sunumları ve Forumu

DUYURU_sunumlar

Şehirlerdeki potansiyelleri yakalamayı ve tasarlamayı, şehrin ana kullanıcıları ile birlikte profesyonellerin kentsel alanlara dokunmasını teşvik etmeyi, kaliteli ve kimlikli kentsel/kamusal alanların şehre kazandırdıklarına dikkat çekmeyi hedefleyen Şehrine Ses Ver Kentsel Tasarım Atölyesi, 2014 Şubat ayında SALT Galata ev sahipliğinde yapıldı. Şehrine Ses Ver Disiplinlerarası Üretim Platformu’nun ilk atölyesi, Eylül ayında Kadıköy’de infografik konusunda gerçekleşmişti. İkinci atölye de Platformun organizasyonunda, tasarimyarismalari.cominfografik.com.tr ve Sokak Bizim Derneği eşliğinde yapıldı.

125 başvuru arasından seçilen atölye katılımcıları, mimar, endüstri ürünleri tasarımcısı, kentsel tasarımcı, şehir ve bölge planlamacısı, peyzaj mimarı, toplumsal ve siyasal bilimci ve grafik tasarımcı alanlarından uzmanlaşıyor. 12 üniversiteden ve 7 bölümden gelen 15 katılımcıda, üniversite 3. ve 4. sınıf öğrencisi olması veya mezuniyetlerinin üzerinden en fazla 3 yıl geçmiş olması koşulu arandı.

Atölye ürünleri, 18 Mart Salı günü, saat 18.00 de SALT Galata’da yapılacak bir etkinlik ile paylaşılacak. Süleymaniye’yi Keşfet; Kent Bostanları; Söğütlüçeşme’de ‘Kutu içinde Kutu’, Üsküdar ve Karaköy’den Sürpriz Yansımalar, Metrobüs’te Nereden Gideyim? temalarında yapılan çalışmalar, sunumlar ile tartışılacak. Yoğun gündemde, “geleceğimizi besleyecek üretkenliği korumak ve geliştirmek” konulu forumda ilerleme yolları konuşulacak.

Katılımcı ve açık şehir stratejisi ile kurgulanan kentsel tasarım atölyeleri, şehirlere veya şehirlerin belli bölümlerine kullanım, bilgi ve ihtiyaç bazlarında mercek tutuyor, Geleceğin şehirleri üzerine tasarımlar geliştirerek kent ve teknoloji algısı, kentin sürdürülebilir vizyonu, dönüşüm ve yeni teknolojilerin kent yaşamına entegresi konusunda ortak paydaları oluşturuyor, Yoğun şehir dokusu içerisinde nitelikli, kaliteli, kimlikli 1:1 tasarımlar ile üretime katılarak, tasarımın kent içerisindeki rolünü, yerel zanaatlerin ve zanaatkarların tasarımcılar ile paylaşımını, genç profesyonellerin malzeme/mekan/ölçek algısını kurmayı ve bunu kamuoyu ile paylaşmayı önemsiyor.

Platformun ve ekiplerin, bundan sonra yapacağı çalışmalarının da ortak fikir alışverişinde bulunulacağı etkinlik, tüm ilgilerin katılımına açıktır.

Atölye Yürütücüleri: Merve Akdağ Öner, Ertunç Öner, Arzu Erturan, Erman Topgül, Emrah Cengiz
Atölye Katılımcıları: Ecem Hisar, Hazal Gülşan, İrem Yeşil, Didem Aybaş, Hande Kalender, Melda Yanmaz, Kübra Cenk, Kübra Demirtuna, Zeynep Burcu Kaya, Hilal Kurt, Kıymet Uzun ve Selen Çatalyürekli, Müge Güler, Hilal Burcu Kocaoğlu, İrem İnce.
Kategoriler
gezi

“Biz Burada Yazın Gelen Turistleri Sevmeyiz”

Avrupa’daki altı mikrodevletten biri; Vatikan, Monako, ve San Marino’dan sonra yüzölçümü ile dördüncü sırada olan: Google’da arama yapmadan ismini zor yazacağımız için, bu yazıda “Lihtenştayn” diye bahsedeceğimiz mini mini bir ülke: Fürstentum Liechtenstein.

6_Liechtenstein_Kaynak zakharoffart.ru
Liechtenstein_Kaynak zakharoffart.ru
1_AlabildigineLihtenstayn_UgurCeylan
Göz alabildiğine Lihtenstayn (Fotoğraf: UgurCeylan)

Futbolla arası iyi olanlar belki Avrupa liglerinden ismini duymuştur bu minik ülkenin. Futbol takımında yer alan isimlerin esas mesleklerinin postacılık, kasaplık, marangozluk olduğu efsanesi dilden dile dolaşır.

Biz ise, üç arkadaş olarak arabayla 10 günde 4800 kilometre yaptığımız bir turda tanışma fırsatı bulduk Lihtenştayn ile. Rotamızdaki dokuz ülke arasında en merak ettiğimiz yer burası idi, ilk defa bu kadar küçük bir ülkeye ayak basacaktık.

Gezi rotamızda yalnızca gidilecek ülkeler ve uğramak istediğimiz birkaç spesifik nokta belliydi, bunlar dışında ne otel rezervasyonu yapmıştık ne de görülecek yerler listesi. Viyana’dan arabayı kiralayıp Mauthausen toplama kampını ve Linz’i gezdiğimiz ilk günün akşamında, aklımızda Lihtenştayn’da bir hostelde kalmak vardı. Karanlık dağların arasında ilerleyerek ülkeye vardığımızda, Avusturya plakalı bir araçta olmamızın da etkisi ile bir kafa selamı ile sınırdan geçtik. Benim için sonrası karanlık, derin bir uykuya dalmışım…

Uyandığımda Lihtenştayn’ın bomboş sokaklarında 140 km. hızla yol alıyorduk. Direksiyondaki arkadaşımın neden sinirlendiğini duyunca inanamadım: Yaz mevsiminde olduğumuz için açık otel, hostel veya pansiyon yokmuş, son iki saattir sormadık yer, çalmadık kapı bırakmamışız ama yalnızca kayak sezonunda hizmet veriyorlarmış. Durum komik olmakla beraber, gezimizin ilk gününde kafamızı yastığa koyamama ihtimali bizi biraz üzmüştü. Sokakta yol soracak insan da olmadığı için, birtakım tabelaları takip ederek 5 yıldızlı bir otelin kapısına vardık. Kişi başı 600 Euro nereden baksak bizim 10 günlük otel bütçemizin iki-üç katıydı. Ama neyse ki insaflı resepsiyonist bize “açık olabilecek” bir hostelin adresini verdi. Saat 03.00’ı geçmişti…

4_VaduzKalesiOzelMulkturGirilmez_Pinar
Vaduz Kalesi Özel Mülktür Girilmez (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Gezimiz boyunca hiç yanılmayacak olan navigasyonumuz bizi arabanın boyunu aşan yükseklikte ot bitmiş toprak bir yola sokunca, resepsiyonistin insafından şüphelenmedik değil… Yine de bu yolu takip ettik; ancak yol ormanın dibindeki bir uçurumun kenarında son buldu! Bu noktada artık direksiyon değişimi yapıldığı sırada, ayı saldırısı korkusu ile bir arkadaş sakat ayağı ile inanılmaz bir hızla arabanın etrafından koşarken, diğer arkadaş da arabadan inmeden yan koltuğa atlama yöntemine başvurdu. Saat 5:00’ı bulmuştu, yol üstünde son gördüğümüz otelde de “ 1 saat sonra gelin o zaman açıyoruz,” diyen yaşlı amca bizim için son nokta oldu. Gecemiz, Avusturya’ya dönerek sınıra en yakın benzin istasyonu tesisinin otoparkında, arabada uyuyarak son buldu.

Gezimizin ikinci gününde gözlerimizi temiz dağ havası ile açtığımızda muhteşem manzarayı görebildik. Hava ışıl ışıldı, benzin istasyonunun yanındaki şık tesisteki güzel kahvaltı ve kahvenin ardından Lihtenştayn’a ikinci kez girmeye hazırdık!

Sınır polisleri bu kez arabamızı durdurup pasaportlarımızı istedi. Avusturya plakalı bir araçtaki bir Türk, bir Macar ve bir Amerikan pasaportuna sahip üç Türkiye vatandaşı olarak, pasaportları memura uzatırken arkadaşım “Gece ülkenizi birbirine kattık haberiniz yok,” diyordu, Türkçe konuşarak tabii.

3_VaduzKalesi_UgurCeylan
Vaduz Kalesi (Fotoğraf: Ugur Ceylan)
2_LihtenstaynAvusturyaSiniri_KaynakPanoramio
Lihtenstayn Avusturya Sınırı_Kaynak Panoramio

Yol planımıza göre Lihtenştayn’ı görüp, fazla vakit kaybetmeden İsviçre’ye geçecektik.  160 kilometrekarelik ülkede baştan başa ilerlerken, farkında olmadan birkaç şehir geçmişiz. Derken, ülkenin başkenti Vaduz’daki bildiğimiz en ünlü yer olan Vaduz Kalesi’ne ulaştık. Bu noktada ikinci kez hevesimiz kursağımızda kaldı: Girişteki tabelada “private” (özel mülk) yazıyordu. İnanmak istemeyerek güvenlikçiye sorunca öğrendik. Kalede prens yaşıyormuş… Tek çaremiz şatonun önünde fotoğraf çektirerek, kıvrıla kıvrıla Alpler’e tırmanan yolu takip etmek oldu. Bir süre sonra İsviçre’ye geçip geçmediğimizi, geçiş anını nasıl kaçırdığımızı tartışmaya başlamıştık. Dağ yolunda galiba sınır kapısı yoktu…

5_RenVadisiveAlpler_Pinar
Ren Vadisi ve Alpler (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)
GozAlabildigineLihtenstayn_UgurCeylan
Göz Alabildiğine Lihtenstayn (Fotoğraf: Ugur Ceylan)

Kısa süre ayırdığımız için biz Lihtenştayn’ın sadece havasını koklayabildik, ama bir dahaki sefere mutlaka kayak sezonunda yolumuzu buraya düşürmeye karar verdik. Havalimanına sahip olmadığı için, en kolay ulaşım İsviçre’nin Zürih kentinden sağlanabilen ülkenin görülecek yerleri arasında Kunst Sanat Müzesi ve Vaduz Katedrali yer alıyor ve Alp mimarlığının tipik örneklerini barındırıyor.


[one_half] [align type=”left”]pinar_koyuncu[/align] Yazan Pınar Koyuncu:

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu

Kategoriler
atölye

Şehrine Ses Ver Kentsel Tasarım Atölyesi | İstanbul Katılımcı Ekipler

Atölyemize 80 Bireysel, 15 Ekip, toplam 125 kişilik başvuruda bulunuldu. Tüm ilgililere talepleri için çok teşekkür ediyoruz.

Gelen başvurular arasından, yürütücü ekip, atölyede çalışmak üzere 5 ekip seçmiştir. Atölye programını yayınladığımız çalışmaya katılımın 90% olması gerektiği göz önüne alınarak 1 ekip ve 6 kişi yedek başvuru seçilmiştir.

EKİP BAŞVURULARI / KATILIMCILAR

EKİP 1Melda Yanmaz, Kadir Has Üniversitesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı, MezunHande Kalender, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık-Peyzaj Mimarlığı, MezunDidem Aybaş, Marmara Üniversitesi, Grafik Tasarımı, Mezun

EKİP 2

Zeynep Burcu Kaya, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 3. Sınıf

Kübra Demirtuna, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 3. Sınıf

Zeynep Bâlâ Tunçer, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama, Öğrenci 3. Sınıf (katılamadı)

EKİP – YEDEK

Hazal Bozkurt, Bilkent Üniversitesi, Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarisi, Mezun

Çiğdem Özcan, Bilkent Üniversitesi, Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarisi, Mezun

Fatih Görgen, Bilkent Üniversitesi, Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarisi, Mezun

BİREYSEL BAŞVURULAR / KATILIMCILAR

İrem Yeşil, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım, Öğrenci 4. Sınıf

Can Değerli, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 4. Sınıf (katılamadı)

Sadık Deniz Akman Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Kentsel Tasarım, Mezun (katılamadı)

Selen Çatalyürekli, İstanbul Teknik Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi Toplumsal ve Siyasal Bilimler, Mezun, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Y.Lisans

Hilal Kurt, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 3. Sınıf

Kıymet Uzun, Okan Üniversitesi, Kentsel Tasarım ve Peyzaj Mimarlığı

Müge Güler, Yeditepe Üniversitesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Mezun

Yeliz Dilaver, Hochschule Wismar, Mimari Aydınlatma Tasarımı, Mezun

İrem İnce, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, YTÜ Şehir ve Bölge Planlama, Mezun, İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü, Kentsel Tasarım, Y. Lisans

BİREYSEL – YEDEK

Kübra Cenk, Yeditepe Üniversitesi, Grafik Tasarım, Öğrenci 3. Sınıf (atölye katılımcı)

Ecem Hisar, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Endüstriyel Tasarım, 4. Sınıf (atölye katılımcı)

Hazal Gülşan, Bahçeşehir Üniversitesi, Mimarlık, Mezun (atölye katılımcı)

Dilşad Aladağ, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık, Öğrenci 3. Sınıf

Tolgahan Akbulut, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Şehir ve Bölge Planlama, Mezun

Mehmet Sadık Ünal, Okan Üniversitesi, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Mezun

4 günlük atölye çalışmamız, 1 Şubat saat 09.30 da SALT Galata 4. katta başlayacaktır.  Adres: SALT Galata Bankalar Caddesi 11 Karaköy 34420 İstanbul Türkiye. Atölye ürünleri için lütfen takipte kalınız.

 

Kategoriler
atölye

Şehrine Ses Ver Kentsel Tasarım Atölyesi | İstanbul Çalışma Programı

şehrinesesver_kentseltasarimatolyesi

Yapılmaya başlanana kadar herşey imkansız gözükür… Başlamak bitirmenin yarısıdır diyenler ne kadar da doğru söylemiş. Bizler de verimli, katılımcı ve kaliteli ürünlere giderken çeşitli alanları, görüşleri ve bakış açılarını harmanlamak istiyoruz. Şehri paylaşanlar, tasarımcılar, grafikerler, sosyologlar, mimarlar, peyzaj mimarları, şehir planlamacılar, mühendisler, üreticiler… Davetimiz size. Gelin beraber üretelim, şehre tasarımla ses verelim.
Şehrine Ses Ver Kentsel Tasarım Atölyesi | İstanbul kayıtları, Cuma gününe kadar açık. Yoğun başvuru aldığımız atölyede disiplinlerarası ortam üretimimizi, şehre katkıda bulunacak ürünler ile perçinliyoruz. (Ekip başvurularını önceliklendirilmektedir.)

1 Şubat Cumartesi

09.30 – 10.00 Proje anlatımı, önemli noktalar, tanışma

10.20 – 10.40 Şehir nasıl oluşur? Public nedir? Public >kentseli oluşturan ve tasarlayan kimlerdir?

10.40 – 11.20 Kentsel alan nedir? Dinamikleri ve arastirma yöntemleri? Nasıl sekillendirilir?

11.40 – 12.00 Kentsel/kamusal tasarım örnekleri

12.00 – 12.30 Bilgi, veri ve organize edilmesi; infografik tasarımı

13.30 – 14.30 Konuların sunulması & çalışma alanları iliskilendirilmesi

14.30 – 16.00 Konu, yer, yöntem seçimleri

2 Şubat Pazar

11.00 – 12.30  Fikirler üzerinden tasarım geliştirme

12.30 – 13.30 Sunumlar / ekipler

13.30 – 14.30 Araştırma başlıklarının çıkarılması

14.30 – 15.30 Tasarım Çalışmaları

16.00 – 17.00 Sunumlar / ekipler

Haftaiçi: Ekiplerin alan araştırmaları, geziler, veri toplama, seçme ve tasarım çalışmaları  

8 Şubat Cumartesi

09.30 – 10.30 Fikrin forma dönüşümü ile ilgili çalışmalar

10.30 – 11.30 Bir fikir&tasarım nasıl pazarlanir? Kampanyalar ile tasarımın ilişkilendirilmesi kentte neden önemli? Kentsel sanat ve yaratıcılık kentle nasıl bulusabilir?

11.30 – 12.30 Tasarım Çalışmaları

13.30 – 14.30 Tasarımlarda belirgin ve güçlü noktaların çıkarılması; slogan ve senaryo çalışması

14.30 – 16.00 Tasarım ve görselleştirme çalışmaları

9 Şubat Pazar

09.30 – 12.30 Tasarım ve görselleştirme çalışmaları

13.30 – 14.30 Sunumlar / ekipler

14.30 – 17.00 Tasarım ve görselleştirme çalışmaları