“Eğin’in altından akan Fırad’dır
Ağamın bindügi tallü gıratdur
Sılaya gelmesi haylü muratdur…”

Dağların arasından Kemaliye (Eğin)’ye vardığınızda bir vaha çıkar karşınıza.  Bir yanda Fırat’a yansıyan boz dağlar, diğer yanda yeşillikler içerisinde ahşap evler. Kentin içine girdikçe insanların sıcaklığı, yerel kültürünü sahiplenmesi de çarpıyor gözünüze. Çok uzun zamandır yaşadıkları yeri bu kadar seven bir topluma rastlamamıştım diyebilirim. Kemaliye 1938’de Erzincan’a bağlanmış. Tarihi M.Ö. 2000 lere dayanan Erzincan ve çevresi, Hititler ve Urartular’dan kalan önemli kültürel miraslara ev sahipliği yapıyor. Çok güzel, doğa sporlarına uygun ve dünya sıralamasında bir kanyona ev sahipliği yaptığını da belirtelim.

Kemaliye‘nin hangi dönemde kurulduğu tam olarak bilinmiyor. Kemaliye yöresi, MS 4. yüzyıldan itibaren Bizans İmparatorluğu’nun topraklan içinde kalmış, 7. yüzyılda Müslüman Araplar`ın akınlarına uğramış. Türkler’in Anadolu’ya gelişleri ile Anadolu Selçukluları’nın, İlhanlı Devleti’nin ve Akkoyunluların egemenliği altına girmiş. Çelebi Mehmed döneminde Osmanlı Devleti’ne bağlanmış. Uzun süre Diyarbekir Eyaleti’nin Arapkir Livası’na bağlı bir kaza merkezi olarak yönetilmiş. Geçmişte Eğin olarak bilinen ilçenin adı, yöre halkının Kurtuluş savaşındaki yiğitlikleri ile, Mustafa Kemal’in adından da esinlenerek Kemaliye’ye çevrilmiştir.

Ilçenin bilgi tabelalarinda isim “Kemaliye (Eğin)” olarak yer alıyor. Türkü ve maniler de Eğin ağırlıklı. Elazığ, Malatya ve Erzincan üçgeninde olan ilçe, uzun süre Elazığ’a bağlı kaldıktan sonra 1990’larda Erzincan’a bağlanmış. Kültürünün ise daha çok diğer iki kenti de içine alan, Halep’e doğru uzanan bir koridordan beslendiği görülebiliyor. Yerleşime Malatya’ya veya Erzincan’a uçakla gidip minibüs ile ulaşılabiliyor. Elazığ’dan minibüs veya Anadolu ekspresini kullanabilirsiniz.

Yöre, senelerce Karadeniz’den güneye inen ticaret kervanlarına, insanlara, çevreye dağıtılacak mallara ev sahipliği yapmış. Zanaatkarları, dokuma işçiliği, kasaplığı ile nam salmış. Bir zamanlar Ermeni ve Rum nüfusu yoğun olarak barındıran yerleşim yeri, savaşlardan sonra toplum yapısında ağır yaralar almış.

Özgün taş mimarisi ile bütünleşen ahşap işçiliği, bölgenin ana karakterlerinden bir tanesi. Ahşapların kar tutması ve ara dolgu malzemesi olan kerpicin ıslanması sebebiyle yapıların üzerilerine metaller kaplanmış. (Ege’de de gümüş rengi muşambalar kaplanıyor cepheye.) Bu çözüm hem iklimsel olarak, hem de ahşabın dayanımı açısından çok verimli gözükmüyor. Ancak şu anki sosyoekonomik durumda en pratik uygulama olarak yayılmış. Evler sokağa önce bir bahçeyle bağlanıyor. Eve girerken de “güverte” denilen çakıl taşlı bir giriş alanından giriliyor. Bu çakıl taşı döşemeler Likya’lılardan Anadolu’ya miras… Evlerin bahçeleri, yerleşimin yamaca kurulmasının etkisi ile “seki”dedikleri teraslama şeklinde oluşturulmuş.

Evlerde, ilk kattaki taş örgü dikkat çekiyor. Küçük taşların büyüklerinden aralarını tuttuğu taş duvar örgü yöntemi ile yapıların, deprem bölgesindeki dayanımı da arttırılıyor. Alt kattaki bu alanların bazı evlerde ahır, bazılarında depo olarak kullanıldığını öğreniyoruz.

Ahşap işçiliğini hem evin içindeki mobilyalardan, hem de hatıl, pencere, kepenk, saçak vb. öğelerden takip edebilirsiniz.Özellikle çevre köylerde çok güzel kapı işçilikleri ile karşılaşılıyor.

Sivil mimari örnekleri, halkın evlerin kullanımını koruması, ahşap ve malzeme zanaatlerini unutmaması sayesinde çoğunlukla korunabilmiş. Bakım ihtiyaçları göze çarpsa da Anadolu’da tanık olduğun birçok yere göre daha iyi durumdalar. Osmanlı’nın zanaatçı halkları Ermeniler ve Rumlar, göç etmeden önce çıraklarını yetiştirmiş olmalı. (Rum nüfus Venk(Yaka) ve Şırzı(Esertepe) köylerinde var olmuş.) Şu anda da bu zanaatlere önem verildiği, güncel işlerden hissedilebiliyor. Sokaklardaki su yolları ve su sesi de ayrı bir yaşam veriyor bu diyara…

Alandaki en büyük güncel sıkıntılardan biri son zamanlardaki su seviyesi düşüklüğü, diğeri de başka illerden gelen uygulayıcılar. Yörenin karakterini gözardı eden, son yıllardaki bazı uygulamalar insanların tepkisini çekiyor. “Restorasyon” adı altında yapılan ve Toki’ye ihale edilen bir kısımda bu etki çok belirgin. Taşların araları oyulup aradaki küçük taşlar sökülmekle kalmamış, araya yapılan harç, özensiz ve delik deşik yapılmış. Teraslarda yapılan ahşap işler de özensiz ve dayanımsız görünüyor. Yakın bir zamanda, karın da etkisi ile çatlama, kırılma ve çökme olması pek muhtemel. Küçük yörelerde yapılan bu tarz uygulamalar daha çabuk tepki yaratabiliyor. Sokakta konuştuğum herkeste uygulamadan duyulan rahatsızlık açıkça dile getirildi. Bir genç adamın işçilere yüksek sesle söylediği “işinizi severek yapmayacaksanız çekin gidin Kemaliye‘mizden” yakarışı ise dikkate alınmayacak gibi değildi. İlçenin içinde birçok tecrübeli ve işi bilen yapıcı varken, üniversiteye bağlı açılmış bir restorasyon bölümü işliyorken, ihale ile başka yörelerden deneyimsiz işçilerin buraya taşınması pek mantığımıza sığmadı açıkçası. Bu deneyimsizlik yapılan işlerde de açıkça görülüyor. Kemaliyeli yapıcıların ellerinden çıkan ahşap ve taş işçilikleri (daha çok merkezin üst kısmında yer alıyor) göz dolduruyor.

Aynı şekilde dış cepheye yapılan ahşap kaplama renkleri de hem bilmezlik, hem de acele yapım nedeni ile rengarenk olmuş. Yörede yaşayan bir uygulamacıdan, bu ahşap işleri için yine farklı yörelerden dayanımsız malzeme getirildiğini öğreniyorum. (Hangi ağacın hangi iklimde kullanılacağı dayanımı açısından çok önemli. Hatta önceleri, ahşabın iklime uyum sağlaması için yapım yerinde birkaç ay bekletilirmiş.) Ayrıca verniklerin de ahşap uygulandıktan birkaç ay sonra aralıklarla yapılması doğru yöntemmiş. Ahşap evlerin toprak damlarındaki toprağın, bazı evlerde kaldırıldığına tanık oluyoruz ki, bu da evin taşıyıcı sistemini baştan aşağı sarsan bir müdahale. (Bu izlenimlerimizi Kemaliye resmi kurumlarına da ilettik. Bir etkisi olacak mı diye merakla bekliyoruz.)

Hemen merkezde olan ve zanaatkarların olduğu eski çarşı alanı, büyük bir yangın ile yitirilmiş. Bu alan, kullanım olarak yine merkezi niteliğini koruyor. Yangından zarar görmeyen üst kısımlara çıkılırken, özgün sokaklara, yapılara, sokakların kenarlarından akan oluk oluk sular eşlik ediyor. Su sesi Kemaliye‘nin vazgeçilmezi denilebilir. Barajlardan önce Fırat’ın sesi etrafta yankılanırmış. Bu sene ise yöre oldukça susuzdu. Kemaliye‘nin üst kısmında yer alan Kemahlılar uzun süredir HES’lere karşı mücadele veriyorlar. Sanıyorum haklı olacaklar ki, alanda su ile ilgili herkesin endişeli olduğuna tanık olduk. (Bu projeler şimdilik iptal edildi. Prehistorik geçmiş ile ilgili önemli bulgulara içerdiği düşünülen alan da böylece kurtulmuş oldu.)

Kemaliyenin yüksek kısımlarında hala işleyen bir değirmen, tarihi bir cami, kurudut ve ceviz karışımından oluşan “lök”ün üretildiği lökhane bulunuyor.

Dünyanın ikinci büyük karanlık kanyonuna ev sahipliği yapması, yabancı turist ilgisini çekiyor olsa da, yurtiçinde pek bilinirliği bulunmuyor. Erzincan’ın eski valisi Recep Yazıcıoğlu’nun buraya yoğun emekleri ile kazandırdığı doğa sporları şenlikleri yazın katılmaya değer! Her yaz Kültür ve Doğa Sporları şenliği düzenlenerek hareketli zamanlar geçiriliyor.

62 tane köyü bulunan ilçenin bu köylerinin de oldukça güzel olduğunu söyleyebiliriz. Bu seferlik sadece Apçağa Köyü’nü gezebildik. “Orada bir köy var uzakta” türküsünü birçoğumuz biliriz. Dizelerin sahibi Ahmet Kutsi Tecer, bu köyü betimliyormuş.

Bu köyde de etraftan bilinmeye başlamanın etkisi ile olsa gerek “restorasyon” faaliyetleri hız kazanmış. Eğin merkeze göre ise evler daha çok bakım istiyor. Çeşitli zamanlarda bazı üniversiteler (MSGSÜ, KTÜ vb.) gelip araştırmalar yapıyorlarmış. Yörede tasarım ilgililerini besleyebilecek o kadar çok şey var ki, gezerek görerek konuşarak birçok görgü edinebiliyorsunuz.

Eğin’in beni en çok etkileyen yanı ise ne sadece mimarisi, ne de malzemeleri oldu. İnsanların, yörenin karakterini koruyan yaşama kültürleri, yaşadıkları yeri sahiplenmeleri (birçoğu İstanbul gibi farklı illerde yaşasalar da) çok etkileyici… Kültürel devamlılık için tek yürek olunması, etkisini üzerinizde uzun süre sürdürecek cinsten. Türkülerine eşlik eden kadınlar, erkekler ve çocuklar… Yöresel özünü koruyan, kadınlı erkekli halaylar ve halay sonuna eklenen minicik çocuklar… Kahvaltıda, bahçede kadınlarca çalınan tefler, davullar… Sokakta şahit olunan söyleşmeler, ikramlar…

İnsanı, doğası, yapılı çevresi ile oldukça güzel olan bu yöreye yolunuzu mutlaka düşürün…


merveakdagoner
 Yazan; Merve Akdağ Öner
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu, Şehrine Ses Ver Kurucusu
Paylaşımları için Sayın Özgür Sarp, Gamze Seyyah Yazıcı ve Mehmet Fatih Güven’e teşekkürlerimle…

Please follow and like us: