Yok olacağını bildiğimiz zaman neden daha çok değer veriyoruz bir şeylere? Son nefesine günden güne yaklaştığını bildiğimiz için mi bu kadar çok sevdik Hasankeyf’i? İnsan kendi doğasını, insan kendi tarihini, insan kendi kültürünü bile bile suyun altına gömer mi?

Hasankeyf’e uzun zamandır isteyip, nihayet gerçekleştirebildiğimiz kısa ziyaretimiz boyunca hep bu sorular döndü kafamızın içinde. Yok olacağını bilmeseydik ziyaretimizi daha da erteleyecek miydik acaba? Doğu, Güneydoğu hep uzak ve bilinmez olarak mı kalacaktı biz İstanbullular ve sonradan İstanbullu olanlar için?

Solda kalenin “kral dairesi”, geride türbe, sağda eski köprü (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Solda kalenin “kral dairesi”, geride türbe, sağda eski köprü (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

2013 yılının Ekim ayına kadar, 27 yıllık hayatımda Türkiye’de gidebildiğim vilayetlerden en doğuda olanı Kayseri idi. Ta ki “Seneye göremeyebiliriz, artık gitmeliyiz!” motivasyonu ile Hasankeyf’e gitmeye karar verip, Batman’a uçak bileti alana kadar… Batman’a iner inmez araba kiralayarak, kafamızdaki soru işaretlerini arka koltuğa oturtup başladık karış karış gezmeye. 3 günlük kısa gezimizin rotasını Batman – Hasankeyf –  Midyat – Mardin olarak belirlemiştik. Ancak gördüklerimizin yoğunluğu ve insanların sıcaklığı sayesinde çabucak uyum sağlayıp, uzun zamandır bildiğimiz yerlerde olduğumuz hissi ile gezdik bu süre boyunca.

İlk durağımız olan Hasankeyf’i görme isteği, aslında bu yolculuğa karar vermemizin de ilk sebebi idi. Son yıllarda sık sık kulaklarımıza çalınan ismini, hafızamızdaki birkaç fotoğraf ile bütünleştirmeye çalışıyorduk. Havasını koklamak, Dicle’nin sesini dinlemek, insanları ile konuşmak ise bambaşkaymış.

Batman Belediyesi BAKSAD

Batman Belediyesi BAKSAD

Dicle’ye nazır mağara-evler (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Dicle’ye nazır mağara-evler (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Hasankeyf tabelasını görmemiz ile artan heyecanımız, arabayı durdurur durdurmaz etrafımızı saran çocuklu-büyüklü “rehber” kalabalığı ile şaşkınlığa dönüştü. Hem kitap satmak, hem de rehberlik yapmak isteyen minik kalabalıktan önce iki tane kitap alıp, yaşı biraz daha büyük olan Bilal’i bize eşlik etmek üzere arabamıza aldık. Sonraki 3 gün boyunca sık sık duyacağımız üzere, Bilal bize “hocam” diye sesleniyor ve (İstanbul’da artık alışık olmadığımız derecede) kibar davranıyordu.

 Zeynel Bey Türbesi ve çevresi (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Zeynel Bey Türbesi ve çevresi (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Hasankeyf’e girer girmez yanından geçip gittiğimiz ve yaklaşmanın mümkün olmadığını zannettiğimiz türbe ilk durağımız oldu. Dışındaki çini mozaiklerin çoğu dökülmüş ve çalınmış olan Zeynel Bey Türbesi,  Akkoyunlular’ın Hasankeyf’te bıraktığı ve Azerbaycan ile Türkistan yöresi mimari özelliklerini Anadolu’ya taşımış olan tek eser. Bu önemin farkında olan (!) Türk yetkililer, Ilısu Barajı’nın bölgeyi sular altında bırakması sebebi ile “Yeni Hasankeyf”e yerleşilirken taşınacak olan iki yapıdan birinin bu olmasına karar vermiş. Kafamızı kaldırınca yeni yerleşimi görüyoruz; Raman Dağı’nın eteklerinde, Türkiye’nin artık her şehrinde görmeye alıştığımız ve yüreklere korku salan TOKİ betonları…

Arkada Raman Dağı’nın eteklerinde TOKİ evleri, sol önde minarenin üzerindeki leylek yuvası (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Arkada Raman Dağı’nın eteklerinde TOKİ evleri, sol önde minarenin üzerindeki leylek yuvası (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Doğa Derneği Hasankeyf

Doğa Derneği Hasankeyf

Bu blokları görünce manzara biraz daha gözümüzde canlanıyor, o kadar büyük bir alan sular altında kalıyor ki… Bilal’e durmadan sorular soruyoruz; sabırla tek tek cevaplıyor. Suların, El-Rızk camisinin minaresinin üst noktasına kadar ulaşacağını söylüyor; bu minare taşınarak korunacak olan ikinci yapı olarak belirlenmiş. Gezintimizin ilerleyen dakikalarında bir esnaftan duyduğumuz, “Annem yaşlı, Yeni Hasankeyf’e taşınmak istemiyor. Oraya gidersek fazla yaşamaz,” şeklindeki sözleri, muhtemelen bu minarenin tepesinde yuvası olan leylekler için de geçerli…

Bir sonraki durağımız Artuklular’dan kalan, Zeynel Bey Külliyesi’nin bir parçası olan hamam yapısı. Bilal’in anlattığına göre, Hasankeyf’e gelenler kente girip köprüyü geçmeden önce burada mutlaka yıkanırlarmış.

Solda Dicle’nin taşması ile büyük kısmı yıkılan hamam, ortada El-Rızk camii minaresi, Dicle ve sağdaki kale üzerinde görülebilen kayaya oyulmuş merdiven.(Fotoğraf: Bahar Koyuncu)

Solda Dicle’nin taşması ile büyük kısmı yıkılan hamam, ortada El-Rızk camii minaresi, Dicle ve sağdaki kale üzerinde görülebilen kayaya oyulmuş merdiven.(Fotoğraf: Bahar Koyuncu)

Dicle’nin kıyısındaki türbe ve hamamın olduğu bölümden, karşımızdaki kaleyi uzun uzun seyrediyoruz. Kaleye tırmanmak için kayaların içine gizli sarp merdivenler oyulmuş. Kale son birkaç yıldır kapalı olduğu için bu merdivenlere ulaşmak mümkün değil ama Bilal gizlice oraya nasıl geçileceğini biliyor, bizi kaleye de sokabilir. Çok istesek de, zamanımız kısıtlı olduğu için bu seferlik bu maceraya atılmama kararı alıyoruz. Bir kuş sürüsü türbe tarafından havalanıyor… Dicle yöresine özgü ve Ilısu Barajı’nın faaliyete geçmesi ile yaşamı tehlikeye girecek olan kuş türlerinden olduklarını düşünerek izliyoruz onları (Araştırmalarda bu yöreye özgü 120’nin üzerinde kuş türü tespit edilmiş; bunlardan 18’inin üreme alanı Hasankeyf ve çevresi).

Kuşlar…(Fotoğraf: Bahar Koyuncu)

Kuşlar…(Fotoğraf: Bahar Koyuncu)

Köprüden geçip arabayı bırakarak, çarşının içinden kale tarafına doğru tırmanıyoruz. Kime sorsak doğup büyüdüğü toprakları terk etmek istemediğini, buradaki tarih ve kültürün dünyada tek olduğunu, o yeni konutlarda yaşayamayacağını, üstelik yaşamak istemediği bir yere taşınmak için borçlandırıldığını ve buna gücünün yetmeyeceğini anlatıyor. Yakın zamana kadar mağara-evlerde yaşayan, evlerini topraktan yapan, akrep tırmanmasın diye maviye boyadığı demirden yatakları dama çıkartıp sıcak havalarda dışarıda uyuyan bu insanlar, “çağın malzemesi” betonun kendilerine ne fayda getireceğini anlayamıyor. Bu sohbetler sırasında öğreniyoruz ki, yeni yerleşime taşınmayı savunan tek kişi sesini medyada duyurduğu için kamuoyunda yanlış bir kanıya sebep oluyormuş; Hasankeyf’te kimse onun fikirlerine katılmıyor ve kendilerini temsil etmesinden hoşlanmıyormuş. Köylerin çoğunun boşaltılmış olduğunu, toplam 144 yerleşim yerinin barajdan etkileneceğini, 37.000 kişinin yurdundan edileceğini, Hasankeyf gibi en az 289 arkeolojik sit alanının sular altında kalacağını dinliyoruz.

Akrepler mavi renge gelmezmiş, damda uyunacaksa yatak demirleri maviye boyanmalı… (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Akrepler mavi renge gelmezmiş, damda uyunacaksa yatak demirleri maviye boyanmalı… (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Hasankeyf Çocuklar

Hasankeyf Çocuklar

Kale, güvenlik gerekçesi ile birkaç yıl önce boşaltılıp kapatılmış olmasına rağmen, Bilal’e göre konu güvenlik değil turistlerin ilgisini azaltmak. Binlerce yıldır yerleşim yeri olarak kullanılan büyük kalenin uç noktasından krallar Dicle’yi izlermiş. Bunun arkasındaki küçük kalede ise Anadolu’nun ilk darphanesi olduğu söylenen, ulaşımı imkansız görünen kaya kütlesi yer alıyor. Kale bölgesinde mesken olarak kullanılan evler, su havuzları, su kanalları, sarnıçlar, değişik amaçlarla kullanılan mağaralar ve burç kalıntıları yer alıyor. Bilal bize gezimizin her köşesinde pek çok detay anlatıyor; kalenin “kral dairesi”nde yalıtımı sağlayan küplerden, gücü simgeleyen aslan figürlerine; eski köprünün ayağındaki bir taşa oyulmuş kadın deseninden, iki caminin ustası ile çırağının ilişkilerine…

Kale (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Kale (Fotoğraf: Pınar Koyuncu)

Manzarayı izleyebileceğimiz en güzel noktalardan birinde içinde bal, ceviz, süt bulunan Türk kahvesini yudumlarken köprünün yüz yıllar önceki halini hayal etmeye çalışıyoruz. Kitabesi olmadığı için yapılış tarihi bilinmese de, Artuklular’dan kalma olduğu ileri sürülen köprü kemer açıklığı itibarıyla Ortaçağ’da yapılan köprülerin en büyüğüymüş. Bazı kaynaklarda açılır kapanır köprü olduğu da iddia edilen orta kısmının ahşap olduğu biliniyor. Düşman şehre saldırdığı zaman bu ahşap bölüm yerinden kaldırılır, düşmanın şehre girişi engellenirmiş. Köprü hikayelerini dinlerken, duvarda asılı olan halıya dokunmuş “Son Akşam Yemeği” tablosuna gözüm takılıyor; burada tarih, din, dil, kültür gerçekten sindirilip, anlatılamayacak derecede kaynaşmış.

Halıya dokunan Son Akşam Yemeği(Fotoğraf: Bahar Koyuncu)

Halıya dokunan Son Akşam Yemeği(Fotoğraf: Bahar Koyuncu)

İSKİ’nin internet sayfasından da ulaşabilecek, bir komedi senaryosunu aratmayan bazı bilgileri de rehberimiz bizimle paylaşıyor. Efendim, baraj suları buraya dolunca Hasankeyf su sporları imkanına kavuşacak, turizm cazibe merkezi haline gelecekmiş. Böylece “deniz kenarı”ndaki evlerinde oturan Hasankeyfliler de, kah kano, kah su kayağı yaparak hem zamanlarını değerlendirecek hem de geçimlerini sağlayacaklarmış. Bir de, sular altında kalacak olan köprünün restorasyonu için ayrılan trilyonlar var ki, içimize akan gözyaşlarını bir kat daha arttırdı. Restore edilen köprü ışıklandırılacakmış ki, dalmaya gelen turistler bu tarihi yapıyı daha iyi görebilsin.

Hasankeyf

Kaleye tırmanırken geçtiğimiz yollardan geri dönerken, artık pek çok kişiyle selamlaşıyoruz, yüzler aşinalaşmaya başladı bile… Bilal, bizi bir de John ile tanıştırmak istediğini söylüyor. John birkaç yıl önce Hasankeyf’e gönül vermiş ve buraya taşınmış olan bir araştırmacı. Öğleden sonrayı John’un konakladığı ve çalışmalarını yürüttüğü Has Bahçe’de yemek ve Hasankeyf üzerine sohbet ile geçiriyoruz. John umutsuz değil, barajın yapımı hemen hemen tamamlanmış ve su tutulmaya başlamış olmasına rağmen, Hasankeyf’in kurtulacağına yürekten inanıyor. 19 Mayıs’ta yine davet ediyor bizi, Hasankeyf’in tarihini ve doğasını korumaya ve bölgeye dikkat çekmeye yönelik bir buluşma planladıklarını anlatıyor. Gün kararmaya yüz tutmuş ve veda zamanı yaklaşmışken ihtiyacımız olan tam da bu; Dicle’nin sesini, Hasankeyf’in kokusunu bir kez daha duymak için tek bir bahane!

hasankeyf_illustrasyon hasankeyf_illustrasyon


pinar_koyuncu
 Yazan Pınar Koyuncu:
İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü Mezunu

Please follow and like us: